Evlilik ve Ev Hanımlığı Gerçekliliği
__Evet! Uzun zamandır buraya bakmıyordum. Bir süredir konuşuluyor, herkes soruyor, var mı yok mu diye. Evet! Doğrudur. E V L E ndim. Gerçekten ev ile düzen kurdum. Genelde hayatım ev ile geçiyor. Sosyal medyada süslü püslü gördüğümüz aşklar gibi de olmuyormuş. Şimdi burda yeni bir sayfa açayım dedim ama üşendim. Ortaya koyduğum konunun üzerinden bir hat çizerek hemen yuttuğum sözlere dönüyorum. Öncelikle hayırlı ramazanlarınız olsun. Ben bugün evlilik ve sorumluluk döngüsünden bahsedeceğim. Hazır en sevdiğim günlerden olan sadece bu zamanda hatırlanan kadınlar günümüzü de kutlarım. 💕 Evlendiğim zaman her şey rüya ve masalsı idi. Hayaller üzerine kurulu, her daim mutlu sonla biten hikayeler gibi. Devamı olduğuna bana kimse demedi. Evet, ben lisans mezunu koca bir ev hanımı oldum. Ne hayal kurduysam bugüne kadar olmadı, nasip diyerek buralara kadar geldik. Sağlığımız var çok şükür. Belki ben istikrarlı değildim belki de böyle olması gerekiyordu. Geçmişe sünger çekip, yeni bir hayata adım attım. Evliliğimin ilk iki - üç ayı cicim ayı olmadı; birbirimizi tanıma ve keşfetme, bol bol hırçınlı zamanlarımızdı. (Eşimi çok seviyorum bu konu tartışmasız kapalı) Biri bir anda her şeyinize ortak oluyor, o utanılacak haller kalkıyor ve bir oluyorsunuz. Tek oluyorsunuz. Sorun şu ki eşim de ben de yıllardır yalnızdık ve birbirimizi tanıdığımızda ilk çift olduk. O yüzden ilişki konusunda pek bilgi sahibi değildik, birbirimizin öğretici yuvası olduk. Lafı dolandırmayacağım, bizim evlilikte tahammül seviyemizi zorlayan sorumluluklardı. İki aileyi idare edebilmek, misafir ağırlamak, ev temizliği, ütü yapımı, sürekli yemek ve kahvaltı hazırlamak ve bulaşık yıkamak. Evleneli çok az bir zaman oldu ama ben şimdiden bu döngüden bunaldım. Aile üyelerine bahsettiğimde bana dönüp, "sen daha
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Masal Cücesi РУССКИЙ (Rusça) Подземный человечек Bir zamanlar bir kralın üç kızı vardı. Her gün sarayın bahçesinde gezinip duruyorlardı. Kral ağaçlara çok meraklıydı, özellikle bir tanesini çok seviyordu: Elma ağacını! Ondan tek bir elma koparıp yiyen toprağın yüz kulaç altına girsin diye lanet okuyordu. Derken sonbahar geldi çattı; ağaçtaki elmalar kan kırmızısı oldu. Uç kız kardeş her gün o ağacın altında durup rüzgârın bir elmayı yere düşürmesini bekledi, ama asla böyle bir şey olmadı. Ağaç elmayla o kadar doldu ki, dalları yere değmeye başladı. En küçük kızın iştahı kabardı ve ablalarına, "Babamız bizi sever, bizi lanetlemez; galiba bunu sadece yabancılara yapıyor" diyerek ağaçtan olgun bir elma kopardı. Onların önünde hoplayıp zıplayarak, "Öyle lezzetli ki! Ben ömrümde böyle bir elma yemedim, siz de tadın!" dedi. Öbür kızlar da elmadan birer ısırık aldılar ve aynı anda üçü de toprağın dibini boyladı; arkalarından horoz bile ötmedi. Öğle olunca kral kızlarını sofraya çağırdı, ama onlar ortalıkta yoktu. Sarayın her yanını ve bahçeyi aradı, ama onları bulamadı. Kral çok üzüldü ve bir duyuru yaptı: kim kızlarını geri getirirse içlerinden biriyle evlenmeye hak kazanacaktı! Pek çok delikanlı araziye çıkarak onları aradı; hepsi de kızları bulmayı çok istiyordu, çünkü üçü de çok güzeldi ve ayrıca herkese karşı iyi davranıyorlardı. Sonunda üç oğlan kardeş bu işe el atarak yola çıktılar. Sekiz gün dolaştıktan sonra büyük bir saraya vardılar, içinde güzel güzel odalar vardı. Sofra kurulmuştu. Öyle güzel tatlılar hazırlanmıştı ki, bir kısmının dumanı tütmekteydi. Ama tüm sarayda ne insan görülüyordu, ne de insan sesi duyuluyordu. Yarım gün beklediler. Yemekler hâlâ sıcaktı, sonunda dayanamadılar; öyle acıkmışlardı ki, oturup yemeye başladılar. Karar verdiler; sarayda yatıp
Rusça
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
#𝙔𝙐𝙎𝙐𝙁_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎İ_𝙏𝙀𝙁𝙎İ𝙍☝️ ✅ Olayı duyan şehirdeki bir takım kadınlar: “Â! Duydunuz mu? Aziz’in hanımı yanında bulunan gencin nefsinden murat almak istiyormuş. Onun aşkıyla yanıp tutuşuyormuş. Görüyoruz ki, bu kadın iyice azıtmış!” dediler. 30 Aziz’in hanımı, kadınların dedikodularını duyunca onları konağına dâvet etti. Onlar için şöyle koltuklara yaslanıp oturacakları bir ortamda mükellef bir sofra hazırladı. Ayrıca her birinin önüne, sunulan meyveleri soymak için birer bıçak koydu. Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf’a, “Karşılarına çık” diye emretti. Kadınlar onu âniden karşılarında görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar, farkına varmadan, meyve yerine ellerini doğradılar ve şaşkınlıkla: “Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir insan değil; bu olsa olsa ancak değerli bir melektir” dediler. 31 Bu anı bekleyen Aziz’in hanımı şunları söyledi: “Kendisine gönlümü kaptırdım diye beni kınadığınız genç işte bu! Gerçekten de ben onun nefsinden murat almak istedim, fakat o namuskârlık gösterip reddetti. Eğer kendisine emrettiğim şeyi yine yapmazsa, başka yolu yok, kesinlikle zindana atılacak; elbette zelil ve perişan olacaktır!” 32 #Tefsir: 📖 Anlaşılan o ki, Aziz’in hanımı gibi, tutulduğu aşk sebebiyle onu kınayan diğer hanımlar da toplumun sosyete kesimine mensup kimselerdi. Aralarında yaptıkları konuşmalar ve Aziz’in hanımının, giriftar olduğu gayr-i ahlâkî teşebbüsünde kendini haklı göstermek için tertiplediği plan, o dönemde Mısır yüksek sosyete sınıfının ahlâken ne kadar süflîleştiğini gözler önüne serer. Hele Aziz’in hanımının: “Gerçekten de ben onun nefsinden murat almak istedim, fakat o namuskârlık gösterip reddetti. Eğer kendisine emrettiğim şeyi yine yapmazsa, başka yolu yok, kesinlikle zindana atılacak; elbette zelil ve perişan olacaktır!” (Yûsuf 12/32) sözü ve diğer
MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ بشنو اين نى چون حكايت مى‏كند از جدايى‏ها شكايت مى‏كند Bişnev in ney çün hikâyet mîküned Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder. كز نيستان تا مرا ببريده‏اند در نفيرم مرد و زن ناليده‏اند Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir. سينه خواهم شرحه شرحه از فراق تا بگويم شرح درد اشتياق‏
Edebiyat
Ölmekte olan adam ve akbaba
Bekle, bekle, biraz daha bekle benim sabırsız dostum. Sabrının tükenmesine neden olan, Perişan olmuş bu bedenimden yakında kurtulacağım. Senin dürüst açlığını bekletmek istemezdim, Kısa bir süre daha bekle; Ancak bir nefesten oluşan bu zincir, Kırmak için çok sağlam. Ve zayıf olan her şeyden, Daha zayıf olan yaşama arzusu, O güçlü ölme isteğine galip geliyor. Bağışla beni dostum; çok geciktim. Hatıralar tutuyor ruhumu; Geçmişteki günlerin geçit alayı, Bir hayal uğruna harcanan gençlik, Gözlerimi kapamama engel olan bir yüz, Bir ses; kulaklarımda dolaşan Ve elimde dokunan bir el. Affet beni, seni çok beklettim. Şimdi bitiyor, her şey rengini kaybetmeye başladı; Yüz, ses, el ve bütün bunları bana getiren sis. Düğüm çözüldü. İp koptu. Yiyecek ne de içecek olan şey gitti. Yaklaş, benim aç dostum; Sofra hazır, Serbest ve ucuz yemek, Şefkatle veriliyor. Gel de gagam buraya sok, sol tarafa, İçinde küçük bir kuşun olduğu kafesi kır, O ki kanatları artık çırpınamıyor:
Şiir
Falih Rıfkı Atay
_Çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden, Osmanlı idik. Vatan sözü yasaktı. Padişahın kulları idik. Okul çıkışında ’Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık. Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik. Bütün ekonomi, bütün iç ve dış ticaret, bakkallara kadar çarşılarımız, kadrolarında bir tek Türk bulunmayan bankalar, şirketler, hepsi Hristiyan, Yahudi veya ecnebiydi. "Su, ışık, gaz, her türlü ulaştırma, telefon, rıhtımlar ve limanlar, fenerler hepsi yabancıların elindeydi. Türk halk yığınları medrese din eğitimi altında, vicdan ve kafa karanlığı içindeydi. Osmanlı tarihini ilmihal gibi okurduk. Nerede ise padişahlarla peygamberleri birbirine karıştıracaktık. Hükümdarlardan hiçbirinin suçu ve günahı yoktu. Sadece övülmek ve asla eleştirilmemek bizi medeni dünyanın uzağında bırakmıştır. _İstanbul sokakları İtilâf askerlerinin süngülü askerleri ile doluydu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görünmeyecek kadar örtülmüştü. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gelip gidiyordu. _"Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz." _Din ile şeriatı farklı şeylerdir. Tanrı'ya inanır ve ibadet edersiniz. Din burada biter. Ötesi şeriattır. Şeriatçılık demek, toplumu 7. yüzyıl Hicaz aşiretleri şartlarına doğru geri sürüklemek demektir. Yahudilikte de şeriatçılık