Şu dönemde böyle güzel romanlar yazılabiliyor muymuş dedirten, bitmesini hiç istemediğim için sindire sindire okuduğum enfes roman... Şimdi yeni bir romana başlamak zor olacak benim için :(
Unutma DersleriNermin Yıldırım · Doğan Kitap · 20195,4bin okunma
Dünya klasikleri içinde Rus edebiyatının benim için ayrı bir yeri ve önemi var. Dostoyevski, Gogol, Puşkin, Turganyev gibi yazarların eserlerini -bazılarını birden fazla kez - büyük bir keyifle okudum. Ancak Tolstoy'a mesafeliydim. Daha önce bazı eserlerini sıkılıp bıraktığım olmuştu. Diriliş de bunlardan biriydi. Daha önce iki kez okumaya yeltenmiş, sonra da sıkılıp bırakmıştım. Olaylar ve karakterler karmaşık geliyordu bana. Ama bu defa öyle olmadı, sayfalar su gibi aktı geçti. Benim de Tolstoy'a yönelik önyargılarım ortadan kalkmış oldu.Sanırım keyfine vararak okumak için biraz hayatın içinde pişmek gerekiyormuş :)
Diriliş, tam olarak Rus klasiklerinin ihtişamına yaraşır bir eser. İyi yürekli ve idealist bir gençken, toplumsal yozlaşma ve çürümenin etkisinde kalarak bencilce zevklerinin peşinde koşmaya başlayan soylu Prens Nehlüdov, jüri olarak katıldığı bir mahkemede, yıllar önce iğfal edip cebine para sıkıştırdığı bir kadını (Maslova) sanık olarak görür. Nehlüdov ile tanıştıkları dönemde yetim bir hizmetçi olan Maslova artık bir fahişedir ve cinayet ve hırsızlık gibi suçlamarla yargılanmaktadır. Nehlüdov'un ardından çok kötü şeyler yaşamıştır Maslova. Nehlüdov, bencilligi yüzünden bir insanın hayatını ne derecede karartmış olduğunu büyük bir şaşkınlıkla görür ve bu onun uyanışının başlangıcı olur.
Maslova'ya karşı vicdani sorumluluğunu yerine getirme hedefiyle çıktığı yolda, Maslova'nın kaderini paylaşan, suçsuz yere hapsedilmiş veya suça zorlanmış insanları görür. Mesela sadece kimliği olmadığı; devrimci bir arkadaşının kitabını yanında taşıdığı; hayvanı yanlışlıkla bir asilzadenin bahçesine girip otladigi için aylarca hapsedilen mahkumlara şahit olur.
Karar alıcı konumdaki memurlar ise suç dosyalarını bile incelemeden keyfi kararlar vermekte, daha sonra
Malum olduğu üzere Türk Milli Mücadelesi, sadece Türk tarihinde değil, emperyalizme karşı mücadele eden toplumların tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Anadolu'daki savaş -tabir yerindeyse- "beyaz adam"ın yenilmez olduğu mitini ortadan kaldırmıştır. Bu açıdan nenelerimizin, dedelerimizin mensubu olduğu dönemin Anadolu insanı bize hep kahramanliklariyla anlatılır. Bir Türk genci olarak Anadolu insanının fedakarlığından her zaman gurur duymuşumdur. Lakin savaşın bilmediğim ve üzüntü ile karşıladığım bir yönünü "Yorgun Savaşçı" romanı ile öğrenmiş bulunmaktayım. Bunu şöyle anlatayim:
Sadece savaş zamanlarında hatırlanan, onun haricinde kendi kaderine terk edilmiş, fakir ve eğitimsiz Anadolu halkından, 1911'deki Trablusgarp Savaşı'ndan 1919'daki Milli Mücadele hareketine kadar sürekli savaşması istenir. Hemen hemen hepsi yenilgi ile biten bu savaşlar neticesinde artık ne Türk subayında derman kalmıştır ne de Türk halkında. Sadece savaş zamanı hatırlanan Anadolu insanı, devlet nedir, millet nedir, bunlar neden önemlidir bilmez. Bunlar ona öğretilmemiştir. O sadece yaşadığı köyü vatanı olarak bilir, ömrü karın doyurma çabası ile gecer. Bu ruh haleti içinde, Anadolu insanını örgütleyerek düşman işgaline karşı durabilmek mucize gibi bir şeydir. Bu mucizeyi, her şeyi göze almış olan Gazi Mustafa Kemal ve cesur Türk subayları başarır. Onlar sadece düşman işgali ve propagandasına karşı değil; direniş karşıtlarına, eşkıyaya, hainlere ve halkın üzerindeki yılgınlığa karşı da savaş başlatırlar. Mucize gibi görünen galibiyet, onlar vesilesi ile kazanılır (Aziz ruhları şad olsun).
Velhasılı Yorgun Savaşçı romanı, Cehennem Topçu Yüzbaşı Cemil üzerinden Milli Mücadele'nin, Türk halkının ve askerinin bir panoramasını çizer. Döneme yönelik ilgisi ve merakı olan kitapseverlere tavsiye
Küçüklüğünde babasının ektiği fitne, hırs ve ahlaksızlık tohumlarını içinde büyüttükçe büyüten, köylü olmasına rağmen prenslere lâyık lüks bir yaşamın hayali ile yaşayan ve bunun neticesinde alışılmışın dışında bir yolsuzluğun planlarını yapan Çiçikov’un hikayesini konu edinir “Ölü Canlar”. Kendini hep “Ne olacak sanki! Ben yemesem başkası yiyecek. Hem çoluk çocuğuma hiçbir servet bırakmayayım mı yani! Hem insanın gerisinde hiçbir servet bırakmaması daha büyük bir ayıptır!” diye avutur. Zaten toplumda da kimlik karmaşası başlamış, ahlaki değerler altüst olmuş ve bu tarz yolsuzluklar normal hale gelmiştir. İyi insan olma çabası budalalıktan başka bir şey değildir!
Velhasılı bu roman sadece dönemin Rus toplumuna ve bürokrasisine değil, aynı zamanda Rusya ile aynı kaderi paylaşan (kimlik sorunları, değerlerin sorgulanması, ahlaki çöküntü, üretim araçlarının değişmesi vs.) bizimki gibi ülkelere de ışık tutuyor. Zira Çiçikovlar’ın hikayesi üç aşağı beş yukarı hep aynı. Ancak her şeye rağmen idealist ve üretken köy ağası Kontanjoglo gibiler de var. Onlar olduğu sürece hep umutlu olacağız.
Dostoyevski ile tanışıklığım lise yıllarıma dayanır. O dönemde Suç ve Ceza’yı okumaya kalkmış ve okuduğum şeyden hiç keyif almamıştım. Karamazov Kardeşleri ise lisans dönemimde elime aldım ve oldukça hacimli olmasına rağmen bir çırpıda bitiriverdim. Bütün isimler hafızama nakşolmuştu lakin romanın felsefi derinliğini, sosyolojik ve psikolojik boyutunu yeterince idrak edememiştim. Belirli bir hayat tecrübesinin ardından gördüm ki, Dostoyevski’yi anlayabilmek için bir miktar bilgi birikimi ve yaşanmışlık gerekiyormuş. En azından ben bunların ardından onu daha iyi anladığımı fark ettim ve tekrar kitabı elime aldım.
Bu süreçte Karamazov Kardeşler’i okumamış da yaşamış gibi hissediyorum. Zihnimi sürekli roman karakterlerinin diyalogları, rûhi sancıları ve hayata dair sorgulamaları meşgul ediyor. Kah Alyoşa ile birlikte acılı yüreklere su serpiyor, kah İvan ile birlikte buhranlara giriyorum. Dimitri gibi bir yandan taşkınlık yapıp bir yandan da düzelmek için kendime her gün söz veriyorum.
Romanı özetlemek niyetinde değilim. Zira ne desek eksik kalır ki hala aşılabilmiş bir roman değildir. Kısaca şunu söyleyebilirim ki şahsi kanaatimce Karamazov Kardeşler’i aşılamaz yapan üç bölüm var. Bunlar: İvan’ın Engizisyoncu ve İsa söylevi (doğrusu bu konuda Bir Katolik’in düşüncelerini almak isterdim), Staretz Zosima’nın son konuşması ve Avukat Fetükoviç’in mahkemedeki konuşması. Bu bölümler, üzerinde çokça konuşulmayı hak ediyor.
Velhasılı, okuyun ve görüşlerinizi paylaşın arkadaşlar :)