Yaklaşık 2 aydır edebiyatı, felsefeyi biraz kenara bırakıp Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, yani DEHB üzerine çalışıyorum. Çünkü işimiz gereği zaten insan davranışlarını anlamaya çalışıyoruz. Ve fark ettim ki Dikkat Eksikliği Bozukluğu, bazı davranışların nedenini açıklamada düşündüğümden çok daha önemli bir yere sahip. O yüzden bu konuyu gerçekten derinlemesine öğrenmek istedim.
Bu süreçte okuduğum ve hakikaten güzel olduklarını düşündüğüm kitaplar şunlar; belki siz de okumak istersiniz.
DEHB Hakkında Her Şey
Dikkat Eksikliği Bozukluğu
DEHB ile Yaşamak
DEHB ile Baş Edebilme
Dağınık Zihinler
DEHB’li Çocuklar İçin 50 Aktivite
DEHB, DEB, ADHD gibi bir çok ismi var ben söylenmesi kolay olsun diye bu videoda genelde Dikkat Eksikliği Bozukluğu yani D-E-B, deb olarak söylemeye çalışacağım. D-E-H-B çok uzun geliyor.
Bu kitapları okuduktan sonra ne anlatmak istediğime karar vermem gerekiyordu. Baktım bu konu ile ilgili güzel içerikler var mı diye. Hakikaten yaklaşık 4 yıldır, psikoloğundan, psikiyatrına, çok kıymetli insanların çok güzel içerikleri vardı youtube’da. Düşündüm ve daha iyisini yapamayacaksam aynı şeyleri anlatmamın bi faydası yok dedim. Genel bir DEB Nedir, belirtileri nelerdir videosu yerine, ben DEHB hakkında neler öğrendim. Bu süreç bana neler kattı bunun videosunu yapmayı uygun gördüm. Seneca videomda da bu şekilde yapmıştım.
.
İlk fark ettiğim şey, çocuklara verilecek dikkat eksikliği tanısının kahredici hissedilmesi, yetişkinlerde ise bi rahatlamaya sebep olmasıydı. Yani ailelere çocuğunuzda dikkat eksikliği olabilir dediğimizde, kabul edememe, kabul etse bile yoğun bir üzüntü ile karşılaşırken; yetişkinlerde dikkat eksikliğin olabilir dediğimizde rahatlama ile karşılaşıyoruz. Bence bunun da sebebi, tanıdan sonra, aileler ne ile
Deterministik Bir Makinenin Kendi Kendini Çürütmesi Üzerine
Kapsamlı Felsefi ve Edebi Analiz
Kitaba Genel Bakış
Mark Twain'in İnsan Nedir? (What Is Man?, 1906) adlı eseri, yazarın on yılı aşkın bir süre çekmecesinde sakladıktan sonra yalnızca iki yüz elli adet anonim olarak bastırdığı felsefi bir diyalogdur. Twain, bu eseri kamuoyuna sunmaktan korkmuştu; zira kitap, insanı özgür iradeden yoksun, salt mekanik bir makineye indirgeyen koyu bir determinizmi savunuyordu.
Yaşlı Adam ile Genç Adam arasındaki Sokratik diyalog biçiminde kurgulanmış olan yapıt, Twain'in bütün hicvi ve kara mizahının altında yatan karanlık felsefi özü sergiliyordu. Eser, döneminin ruhuna aykırı olmakla birlikte son derece modern yankılar taşımaktadır: Determinizm, nörobilim, özgür iradeyi reddeden çağdaş felsefe… Ancak kitabın asıl ilgi çekici yanı, ortaya attığı savların ne denli sistemli olduğu değil; ne denli derin çelişkiler barındırdığıdır.
"İnsan bir makine. Onu yaratan güç onu sorumluluktan muaf tutar; zira makine ne yapabileceğinden fazlasını yapamaz."
— Twain, İnsan Nedir? — Yaşlı Adam'ın tezi
Kitabın Temel Savları
Twain'in Yaşlı Adam'ı üç ana önerme etrafında döner:
İnsan tamamen dış etkenler ve kalıtım tarafından biçimlendirilen bir makinedir; özgür iradesi yoktur.
İnsan yalnızca kendi "ruhsal rahatlığını" (self-approval) tatmin etmek için eylemde bulunur; gerçek anlamda özgeci hiçbir davranış mümkün değildir.
Vicdan, dışarıdan şekillendirilmiş bir araçtır ve ahlaki değerlendirmenin nesnel bir temeli yoktur.
Bu savlar bir arada ele alındığında son derece tutarlı görünür. Twain, insanın eylemlerini bir bütün olarak çevreye, eğitime ve içgüdüye bağlar; hiçbir eylemi bireyin gerçek tercihinin ürünü saymaz. Genç Adam ise zaman zaman itiraz etse de Yaşlı Adam tarafından sürekli
İnsan Nedir?Mark Twain · Dedalus Kitap · 202318,9bin okunma
Bir klasikten beklediğim ne varsa fazlasıyla bulduğum bir okuma oldu; üstelik bu kadar incecik bir kitabın böylesine yoğun bir duygu ve düşünce dünyası kurabilmesine hayranlık da duyarak.
Paul ile Virginie romantik akımın etkisini buram buram hissettiren; doğa tasvirlerinin neredeyse bir karakter gibi ele alındığı, aşkın ise tam beklediğimiz gibi saf, masum ve biraz da kaderin eline bırakıldığı, insanın içini yumuşatan, dingin ama bir o kadar da derin bir eser.
Kitabın adına bakıp yalnızca bir aşk hikâyesi anlattığını düşünmek ise büyük bir haksızlık olur. Çünkü sınıf farklılıkları, dönemin sömürge düzeni, ahlaki öğütler ve siyaset gibi son derece güçlü bir toplumsal yapıyı barındıran bir arka planı var. Tüm bunlar doğa ve aşk kadar yoğun bir şekilde hissediliyor.
Jacques-Henri Bernardin de Saint-Pierre’in bu metniyle doğaya dönüş fikrini ve “doğal insan” idealini güçlü bir şekilde ortaya koyduğu kabul ediliyor. Metnin arka planında ise Jean-Jacques Rousseau’nun uygarlık eleştirisini ve doğaya yüklediği saflık fikrini sezmemek mümkün değil.
Klasik eserleri okuduğumda doğaya, saflığa ve insanın o en temiz haline duyulan özlemi sık sık hissederim; ama bu kitapta bu duygu çok daha yoğundu. Talihsiz iki annenin hikâyesiyle başlayan Paul ile Virginie’nin yolculuğu öyle içten, öyle masum ve öyle sahiciydi ki insan bir an durup “böyle bir hayat gerçekten mümkün olabilir miydi?” diye düşünmeden edemiyor.
Şahaneydi… Altını çize çize, alıntılar yapa yapa, okumamı daha nasıl yavaşlatabilirim diye kendime küçük oyunlar kurduğum bir yolculuk oldu. Keşke hiç bitmeseydi
Paul ve VirginieB. S. Pierre · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,115 okunma
Paul ile Virginie’den beklediğimden daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim. Özellikle pastoral atmosferi beni hemen içine çekti. Roman boyunca ilgi duyduğum destinasyonlardan biri olan Mauritius’un tropikal doğası o kadar canlı anlatılıyor ki okurken sahneler zihnimde adeta bir tablo gibi belirdi. Hatta birçok yerde gözümde Henri Rousseau’nun tabloları canlandı. Muz ağaçları, palmiye gölgeleri, dere kenarları… Doğa burada sadece bir arka plan değil; romanın neredeyse başlı başına bir karakteri.
Yine de bütün bu pastoral güzelliğe rağmen kitabın sunduğu dünya bana aynı zamanda fazlasıyla romantize edilmiş göründü. Doğanın içinde kurulan bu saf ve uyumlu hayat fikri çok güzel bir hayal olsa da bana biraz yanıltıcı bir kaçış gibi geliyor. İnsan doğadan kopmadan yaşayabilir belki ama bu kadar kusursuz bir doğa düzeni de gerçek hayatta pek mümkün değil. Bu yüzden romanın pastoral dünyasını hem büyüleyici hem de biraz idealize edilmiş buldum.
Trajedi kısmı ise kitabın duygusal etkisini oldukça güçlendiriyor. Hikaye boyunca doğanın saflığıyla toplumun kuralları arasında kurulan gerilim giderek büyüyor ve sonunda oldukça sarsıcı bir noktaya ulaşıyor. Özellikle romanın son bölümlerinde ihtiyarın dile getirdiği düşünceler bana çok etkileyici geldi. O kısımlarda yazarın doğa, toplum ve insan doğası üzerine söyledikleri oldukça berrak ve güçlüydü. Hatta zaman zaman dönemi düşününce “acaba birkaç yüzyıl önceyi küçümsüyor muyum?” diye düşündürdü bana; çünkü bazı fikirler şaşırtıcı derecede modern duruyor.
Sonuç olarak Paul ile Virginie benim için sadece trajik bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda doğa ile medeniyet arasındaki gerilimi düşündüren bir metin oldu. Pastoral güzelliği, tropikal atmosferi ve melankolik finaliyle oldukça etkileyici bir okuma
Savaş ve Barış (2 Cilt Takım) bir savaş romanından ziyade bir aile romanı, bir büyüme kitabı. Kitaba başlamadan herkesin yaşadığı o önyargıyı bende yaşıyordum. Yıllardır kitaplığımda olsa da cesaret edip bir türlü başlayamamıştım kitaba. Çok fazla karakter olması, savaş sahnelerinin yoğunluğu gözümü korkutuyordu ancak okumaya başladıkça şunu fark ettim: Tolstoy bu karakterleri kalabalık olsun diye yazmamış; her biri gerçekten yaşayan kişiler gibi gelmeye başladı okudukça. Bir süre sonra isimler yerine oturdu tıpkı, yakın tanıdığım ve uzaktan tanıdığım kişiler gibi.
Kitap boyunca Rus aristokrasisinin salon hayatını ve Napolyon Savaşları'nın cephe gerçeğinin paralel bir şekilde görüyoruz. Bir yanda balolarda yapılan evlilik hesapları, miras meseleleri, diğer yanda cephede ölüm, korku ve anlamsızlık duygusu var.
Birinci cilt daha çok tanışmalar, hayaller ve yaşanan ilk hayal kırıkları üzerinde ilerliyor. En önemli ana karakterler Pierre Bezuhov, Andrey Bolkonski ve Natasha Rostova.
Pierre, gayrimeşru da olsa babası ölünce büyük bir zenginliğin mirasçısı oluyor. Hayata karşı idealleri var ancak daha yönünü bulamamış bir karakter. Pierre'in Helene ile anlamsız bir evlilik yapması yaşadığı içsel bunalımı arttırıyor. Sürekli bir anlam arayışına giriyor. Bu anlayışla masonluğa yöneliyor ancak yine de tam o huzur hissini bulamıyor.
Andrey, Liza ile evliliğinden sıkılmış ve hayatta 'büyük' bir şeyler yapmak istemektedir. Bunun için savaşa gitmeye karar verir. Bu ilk cildin dönüm noktası Austerlitz Savaşı'nda, Andrey'in yaralı bir şekilde gökyüzüne bakma sahnesi çok dokunaklı ve unutulmaz bir sahne oldu benim için. Andrey, o anda savaşın ne kadar boş olduğunu fark ediyor ve hayatının ilk kırılma noktasını yaşıyor.
Tolstoy burada, savaşı kahramanlık üzerinden değil, karmaşa ve tesadüf üzerinden
Kitabın adı sizi yanıltmasın çünkü bu roman 12 Dans Eden Prenses masalının bir uyarlaması, belki hikâyeyi Barbie filmi olarak da tanıyor olabilirsiniz; şahsen ben o versiyonunu biliyordum. Elbette ki burada okuyacağınız şey daha karanlık ve yaşı biraz büyük kimselere hitap edecek türden bir kitap. Nitekim içinde ölüm tasvirleri, korku unsurları ve yine o tarz rahatsız edici içerikler mevcut. Hadi şimdi biraz da konusuna değinelim:
Hikâye Salann Adaları’nda yaşayan bir dük ailesi ile başlıyor. Ortun Thaumas ve 12 kız evladı en önemli karakterlerimizden, tabii listeye dükün yeni eşi Morella gibi aile dışı eklentiler de dâhil olunca liste biraz uzuyor. Fakat bilmeniz gerekiyor ki adamın önceki karısıyla dört kızı vefat etti ve hepsini de denizin dalgalarına teslim ettiler. Salann Adaları’nda yaşayan Tuz Halkı, denize ve onunla bağlantılı bir tanrı olan Pontus’a tapar, hâliyle ölülerini de tuzlu su vasıtasıyla ona geri yollarlar.
Biz ise son olan yani Eulalie'nin ölümü yüzünden gerçekleştirilen cenaze merasimi ile olaylara dahil oluyoruz. Şahsen ailelerine ait o yeraltı mezarı ve merhum için düzenlenen ritüeller hem çok güzel hem de tüyler ürperticiydi; zaten kitabın geri kalanında da hep benzer bir hava hüküm sürdüğü için pek çok açıdan hoş olmayan bir okuma deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim.
E bu kadar kişi peş peşe hayatını kaybedince doğal olarak insanlar arasından fısıltılar başlıyor ve herkes Thaumas ailesinin üzerinde bir lanet olduğuna kanaat getiriyor.
Bizim ana karakterimiz olan Annaleigh, altıncı çocuk ve bir boy büyüğü dışında tüm ablalarını sırasıyla kaybetti. Evet, tuhaf bir şekilde hepsi yaş sırasına göre öldü ve en başta giden de anneleriydi.
Küçük bir ayrıntı: Bunların geleneklerine göre her vefatın ardından 1 yıllık yas sürecine giriliyor. Ölümlerin