• 304 syf.
    ·Puan vermedi
    Aşk nedir ? İki kişinin birbirine duyduğu sevgi veya bağlılık mıdır? Sadakat mıdır? İlişki midir? Takıntı mıdır? Veya tek taraflı bir ilgi midir? Aşkın herkese göre farklı bir tanımı vardır. Zaten aşk başlı başına kişiseldir.

    Peki aşık olduğumuz kişi bizi sevmek zorunda mıdır? Ona karşı duyduğumuz ilgi onunda bizi sevmesi için bir zorunluluk mudur? Ona aşık olmamız, ilgi göstermemiz onun üzerinde baskı kurma ve zorlama hakkı verir mi bize?

    Koleksiyoncu’da John Fowles bize bir devlet memurunun bir resim öğrencisine duyduğu platonik ‘aşkı’ anlatır. Caliban, bir devlet memuru. İnsanlarla iletişimi zayıf, kendini kısıtlamış ve tüm dünyayı içinde yaşayan biri. Miranda ise hayatı dolu dolu yaşayan, hayallerinin peşinden giden bir sanat öğrencisi.

    Miranda’yı sadece uzaktan izleyerek seven ve ona sahip olmak isteyen Caliban, Miranda’yı kaçırarak onu bir mahzene hapseder ve aralarındaki ‘mecburi’ ilişki başlamış olur. Caliban’ın bunu neden yaptığı basittir, Miranda’nın hislerine karşılık vermesi. Ama aşk böyle bir şey midir? En başta söylediğim gibi, bizim kişisel duygularımız karşımızdaki kişi üzerinde bir zorunluluk yaratır mı?

    Caliban’ın, Miranda’ya duyduğu aşk belki de aşk değil de ona ulaşamayacağının farkındalığı ve bunun sonucunda oluşan bir takıntıdır. Aşık olduğu kişiye eziyet edip, onu mutsuzlukla sınar mı bir insan?

    Romanın genel teması psikolojik gerilimdir. Eserin dili çok akıcıydı, konusu ilgi çekmeyecek olsa bile dili o kadar akıcıydı ki okumaya devam ettirecek türdendi. Eserde merak unsuru da ilgi çekiciydi, ‘şimdi ne olacak?’ diye okumaya devam ettiriyordu kendini. Ayrıca roman hem Caliban’ın ağzından, hem de Miranda’nın tuttuğu günlük üzerinden anlatılıyor. Böylece iki karakterinde ağzından okuyup içinde bulundukları durumun onlar için zorluklarını daha iyi kavrayabiliyoruz.

    Benim severek okuduğum bir kitap oldu ama kitabın dilinin akıcılığı bunun üzerindeki büyük bir etkendi. Farklı bir üslupla yazılsaydı yarım bırakacağım bir kitap olabilirdi. Dilinin akıcılığı için bile önerebileceğim bir kitap oldu.

    Yazarın bir sonraki okuyacağım kitabı Büyücü olacak.
  • 68 syf.
    ·1 günde·10/10
    aşk nedir diye sorsalar, önlerine bu kitabı açar koyarım. platonik aşkın doruk noktasıdır ve bir adam, karşılık beklemeden aşık olan bir kadının duygularını bu kadar mı güzel anlatır...

    birini böyle tutkuyla böyle bağlılıkla sevmek nasıl bir şeydir acaba. ilk cümlesinden itibaren insanı dünyasının içine alıyor. Duygular, mantığın önüne geçtiğinde insanın yaptıkları sorgulanamaz. Kadının yaptıklarında mantık aramayın. Hani büyüklerimiz demiş ya aşkın gözü kördür diye. İşte tam da bunu sonuna kadar hissedebileceğiniz bir kitap.

    okurken tüyleri diken diken eden bi dili var. Buna rağmen kitabı okurken keşke almanca bilseydim de eseri kendi dilinde okusaydım dedim.

    hem aşkının sonunda, en azından hayattan göçtükten sonra bilmesini istiyor, hem de yaşadığı ve beklediği bunca şeyden sonra, kızma bana sevdiğim asla sana sitem etme gibi bi derdim yok diye defalarca yineliyor.

    ve bundan sonra her beyaz gül gördüğümde bu aşkı hatırlayacağım

    'çünkü sen, yalnızca kolay, oyun gibi ve ağırlıktan yoksun olanı seversin, bir kadere müdahale etmekten korkarsın.
    kendini israf etmektir senin istediğin, herkese, dünyaya ve herhangi bir kurban istemezsin'
  • 779 syf.
    ·14 günde·8/10
    Her ne kadar dev gibi karşınızda dursa da elinize alınca eriyip giden bir kitap. Klasiklerden biri olması, Dostoyevski olması, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları olması, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi olması vesilesiyle ilgimi çekti (üçü değil hepsi bir arada  ). Bu kadar kalın bir kitapta ne anlatılıyor olabilir acaba? Hemen söyleyeyim size, sara hastası genç bir prensin aşkını ve bu aşktan kaynaklı, ayrıca çevresiyle ilişkili olayları anlatıyor. ‘Dostoyevski sırf yazmak için yazıyor, para kazanmak istiyor, sanatsal bir amacı yok’ deniyor ya bazen katılmak geliyordu içimden bu söze; ama sonrasında öyle bir vurucu noktayla yakalıyordu ki beni, tamamen vazgeçiyorum bu düşüncemden. ‘Bu vurucu noktalar için zemin hazırlanıyor o sırada’ diye düşünmeye başlamıştım. Aslında bu tür kitapları bu kadar kalın, sadeleştirilmeden okumayı seviyorum; çünkü o zaman özünü yakalayabiliyorum. Sadeleştirildiğinde, kısaltıldığında, özetlendiğinde, beş cümle bir cümleye sığdırılmaya çalışıldığında, önemsiz görülen sahne atlandığında verilmek istenen düşünce, durum ya da olay dumura uğruyor, ağzı gözü bir yana gidiyor, anlamdan uzaklaşıyor gibi geliyor. Biraz da bu düşüncenin verdiği şevkle ve satırların akıcılığıyla hangi ara bitirdiğimi bilemiyorum. Anlaşılmayacak bir dil yok ortalıkta; hoplaya zıplaya okuyorsun satırları. Vurucu yerlerde aynı cümleyi tekrar tekrar okumak istiyorsun; derken kitap tadı damağında kalarak bitiyor. Bakınca bir aşk öyküsü, ki kitaplardaki aşk hikayelerinden hoşlanmam; ama sadece aşk değil işte bu. Çözümlemeler, kişilik analizleri, ruhsal bunalımlar, kişisel görüşler, psikolojik detaylar, çetrefilli olaylar, varla yok arası duygular, platonik aşklar, çıkarlar derken bir de prens Mışkin’in Nastasya Flippovna’ya duyduğu aşk var tabi diyorsun. Prens Mışkin, dört beş sene İsviçre’de tedavi gördükten sonra Rusya’ya akrabalarının yanına gelen bir budala (!). Böyle diyor kendisine, tabi ondan sonra herkes de böyle demeye devam ediyor. Ama aynı zamanda oldukça bilgili, saygılı, kendini beğenmişliği bulunmayan, gerçekleri söylemekten kaçınmayan, insanlar hakkında kötü düşünmeyen, insanların arkasından konuşmayan, cenneti bu dünyada yakalamaya çalışan (kitapta Nastasya Flippovna’nın kendisine dediği söz), benim dememle su katılmamış iyilerden. Sadece her gerçeği her yerde söylediğinden, nerede nasıl davranması gerektiğini bilmediğinden, nerede ne diyeceğini bilmediğinden, konuşmaya başladığında susmak nedir bilmediğinden, açık sözlülüğünden, sanki dünyada hiç insan faktörüne maruz kalmamış gibi davrandığından, her yerde bir iyilik, haklılık görmeye çalıştığından ve bu durumlardan ötürü saf konumuna düştüğünden budala! Kitaptaki ruhsal çözümlemelere ve kişilik analizlerine bayıldım; sanki bir dedektif gibi olanı bulmaya, görmeye çalışıyordum o sıralar. Veremli çocuğun (şu an adını unuttum) intihar etmeye çalışmasından önce durumunu, hissettiklerini yazıya dökerek okuduğu bölüme bittim; kendimi onun yerine koyarak insanlara onun gözünden bakmaya çalışıyordum o sıralar. Ara sıra (çok değil) okuyucuyu uyandırmak için verilen radikal fikirlerden, düşünüşlerden etkilendim; -öyle ki dönüp tekrar okumak istediğim satırlar onlardı- düşüncelerin üzerinden geçerek ‘gerçekten doğru’ ya da ‘öyle mi acaba’ diye konuşuyordum kendi kendime o sıralar. Prensin bu derece iyi olması beni iyilik üzerine düşünmeye itti doğrusu. Olabilir miydi böyle bir insan, davranabilir miydi bu kadar adil, pozitif olur ve insanların bir anda içine işleyiverebilir miydi? Prensin dışında çok farklı karakterlerde, biri diğerine benzemeyen bir sürü karakter vardı ve hepsi ince ince dokunmuştu; bunu fark etmemek mümkün değildi. Aglaya, Adelaida ve Aleksandra İvanovna Yepançina, Lizaveta Prokovyevna, Gavrila Ardalionaviç İvolgin, Parfen Rogojin, Kolya, Lebedev, İppolit ve aklıma gelemeyen niceleri; hepsinden az da olsa bir bilgi vardır elimizde. O kadar ki bu insanların oldukları kişi olmalarındaki alt nedenleri keşfedebilirsiniz okudukça. Keşfetmek demişken; okudukça okumak isteyeceğiniz Budala keşfedilmeye hazır.
  • Ay ay platonik
    Durumum kötü kötü komediden daha komik
    Bakar mı senin gibi serseriye lan o hiç?
    Yakarım şehrimi alsın asker ya da polis
    Bu derdi çekmeden daha iyidir lan hapis
    Tek dostum kannabis ve alkol
    Sarhoş olmamak aşık olmaktan daha zor
    Farkında olmalıyım durumumun maalesef
    Aşk oyunu nedir bile bile lades hep
    Kafamı duvarlara vuruyorum lan eşek diye
    Bu bebe nasıl böyle aşık
    Fazlasıyla kaptırdım sorunum bu
    Rüyada gördüğün kıza hiç aşık olunur mu?
  • 368 syf.
    derin ah'lar çekiyorum. çok acıdı içim.

    aşk nedir? neden aşık oluruz? onun nesini bu kadar beğeniriz? galiba aşk da insanların bunu yorumlama ve anlama şekli de tamamen farklı farklı oluyor. ama emin değilim. aynı şeyi hissedip farklı bakarak, düşünerek ve anlayarak mı farklı tepkiler veriyoruz? yoksa aşk sandığımız duygular mı farklı? ne olursa olsun aşkın da sevginin de karşımızdaki insanı değerlendirme konusunda etkide bulunduğu bir gerçek "aşk gözü kör eder" ya da bilmem ne...
    bildiğim bir şey var ki, o güzel duygu ne hikmetse çoğunlukla hak etmeyenlere sarf ediliyor.

    neyse bu kitaptaki aşka bakış açılarını ve bu hisse verilen farklı anlamları yazmak istedim.
    1-) Vanya'nın Nataşa'ya olan aşkı= Bu daha çok olgun, aklı başında, herkesin sahip olmak isteyeceği ama kimsenin kolay kolay bu seviyeyi yakalayamayacağı, bencil olmadığı gibi kararsız da olmayan, insanın gözünü kör etmeyen, bir insanı olduğu gibi ve her şartta kabul edip seven bir aşk çeşidi. bence bir kadının böyle sevmesi çok zor :)))

    2-) Nataşa'nın Alyoşa'ya olan aşkı= Her ne kadar Nataşa zeki ve iyi kalpli lanse edilmeye çalışılsa da -yazarın vanya ağzından konuşması sebebiyle- iş böyle değil. Nataşa çok aptal ve oldukça da bencil bir kadın. Aşkı da böyle. Bu tür insanları Allah çevreme bol bol verdi ama asla anlayamadım. Bunlarla arkadaş olmak bile o kadar zor ki. Her neyse anlayamadığım için çok yorum yapamayacağım.

    3-) Katerina'nın Alyoşa'ya olan aşkı= Bence burada başka birinin çok değer verdiği bir insanın, başkalarının gözünde de değerlenmesi ve başka duygularla karıştırılması durumu ile başka bir kadına tercih edilme durumunun verdiği hazzın aşk sanılma durumu hakim.

    4-) Alyoşa'nın Nataşa ve Katerina'ya olan aşkı= Buna aşk demeye bin şahit gerekiyor. Adam resmen arızaya aşık. Nerede doğru olmayan, yasak bir sevgi var bunun peşinde. Olur hale geldiğinde ise hemen başka imkansıza koşuyor. elinde olsa Nataşa'yı alır, Katerina'yı kuma getirip bunları da her gün başkalarıyla aldatır bu adam. :D

    5-) Nikolay Sergeyiç'in Anna Andreyevna'ya olan aşkı= En saf, en güzel, en gerçekçi ve yormayan aşk bu adamınkiydi bence. hatta sadece aşk yönünden değil bu adamın genel olarak çevresindekilere sevgisi çok güzel. Mesela bir baba olarak kızına, bir "velinimet" olarak Nelly'e, bir dost olarak Vanya'ya ve daha birçoklarına... keşke roman karakteri olmasaydın bey amca.

    5-) Nelly'nin Vanya'ya olan aşkı= Bu tamamen platonik ergen genç kız aşkı. imkansız, karşılıksız ve insanı yiyip bitiren türden.

    6-) Prens'in aşkları= Bu adamın aşk hayatı tamamen şehvet ve menfaatlere dayalı.

    Daha birçok aşk çeşidi verilmiş bu çok hoşuma gitti. Çünkü gerçek hayatta aşklar tek çeşit değil. bir romanda da aynı anda bir kaç farklı aşk yorumunun verilmiş olması bence çok keyifliydi.
  • 457 syf.
    ·Puan vermedi
    #okudumbitti
    #yorum
    @patarakitap tan çıkan
    Esra Esenlikci   e ait
    #sansar kitabını okudum.
    Kitap kesinlikle çok iyiydi. Kurgusu müthiş anlatımı akıcı.
    Hayatta Herşeyin mümkün olabileceğine bir kez daha şahit oldum.
    İntikam ateşinin özellikle evladından koparılmış bir annenin gözünün ne kadar kara olabileceğini,
    Bir kadının kafasına koyduğunu mutlaka yapacağı gerçeğini harika bir kurgu ile okudum.
    Sanki koca bir sezon heyecanın hiç bitmediği bir dizi izledim.

    Gelelim konusuna
    Akın Burak Merve Nazlı Serdar aynı lisede okuyan gençler. Yıllar sonra hepsi işinde başarılı bir meslek sahibi olur.
    Akın başkomiser.Hemde işine aşık kalbinin kapılarını lise aşkından başkasına kapatmış yakışıklı bir başkomiser
    Nazlı doktor. Acısını içimde yaşadığım karakter.
    Barış başarılı bir  Kimyager.

    Merve esas kızımız Akın esas oğlanımız.
    Ama bir günlükte yazılan bir cümle ile Merve ulaşılmaz gördüğü Akından vazgeçip Burak ile hayatını birleştiriyor.
    Peki nedir bu günlük meselesi?
    Kim kime aşkını ilan etti de ortaya böyle bir durum çıktı.
    Hayat tesadüfleri sever gerçeği yıllar geçsede kendini gösteriyor.
    Barış Sansar ilaç firmasında çalışan yetenekli bir kimyager olması sebebiyle şirket sahibinin tek varisi kötü kalpli acımasız Suat ın isteklerini yerine getirmek zorunda kalıyor. Yaptığı hiç içine sinmese de buna mecbur kalıyor. Bir müddet sonra yapılan baskı ve tehditlere dayanamayarak karısı Merve ve kızı Ecrinle kimsenin bulamayacağı bir yere kaçıyorlar.
    Peki barış ne yapıyor?
    Dünya gerçekten küçük. Herkesten ve herşey den kaçış imkansız
    Bu kaçış Burak ve Ecrin'in hunharca öldürülmesine engel olamıyor.
    Geride kalan Mervenin artık tek bir amacı var ailesini yok eden Sansar firmasını bitirmek ve Suatı öldürmek. İntikam ateşi düşmüş bir kez kalbine amacına ulaşmadan sönmeyecek
    Peki amacına ulaşabilecek mi?
    Bu yolda kimlerle yürüyecek?
    Neler kaybedecek?
    Daha ilk girişiminde başkomiser Akın a rastlaması ile de küllenen aşk gün yüzüne çıkar.
    Plotonik sandığı aşk gerçekten platonik mi?
    Aşktan kaçmak mümkün mü?
    Ahh Suat kötü adam ona o kadar çok sayıştırdım ki bu konuda kendimi aşmış olabilirim.