Bunu başaramayacağım.
Genel olarak. Her sabah kalkmayı. Günde üç öğün yemek yemeği. Sevmeyi. Artık sevmemeyi. Saçlarımı taramayı. Düşünmeyi. Hareket etmeyi. Nefes alıp vermeyi. Gülmeyi.
Aslında istediğim tek şey gizlenmek, güvende olmak, korunmaktı; ana rahmi gibi sıcak bir yere sinmek, gökyüzünün kayıtsız bakışından ve sert ikliminin hışmından saklanarak oraya çömelmekti. O yüzden geçmiş benim için tam bu tanıma uyan bir sığınak, ellerimi ovuşturarak ve şimdiki zamanın soğuğunu, geleceğin ayazını üstümden atarak hevesle döndüğüm bir yuva. Oysa geçmişin varlığı ne kadar gerçek olabilir? Sonuçta o, şimdiki zamanın eskide kalmış halinden ibaret, geçmişte kalan şimdi, hepsi bu. Ama gel de anlat.
Sürekli geçmiş üretiyoruz. Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider? Onu satan, toplayan, atan birileri var mı? Yoksa rüzgarın sokakta savurduğu eski bir gazete gibi yuvarlanıp durur mu? Tüm o başlayıp tamamlanmamış hikayeler, terk edilen sevgililer, kesilen ve kanamaya devam eden ilişkiler - "kesilen", sözcük tesadüf değil, kasaplık terimi- nereye gider?