Bir süredir kafamı kurcalayan boğucu kitapların ardından, Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ı beklenmedik bir rahatlama sundu. Bunu söylerken kitabı hafif ya da kolay okunacak bir yere yerleştirdiğim sanılmasın, aksine, hayli karmaşık yapısına rağmen -ya da belki tam da bu yüzden- son derece eğlenceliydi.
İlk karşılaştığımız karakter Hector Berlioz. Şu 19. yüzyıl Fransız bestecisi değil, ama isim benzerliği rastlantıdan çok daha fazlasını çağrıştırıyor olabilir. Gerçek Berlioz’un Symphonie fantastique’inin program metni, hastalıklı hassasiyet ve ateşli hayal gücüyle dolu genç bir adamdan (Hector'un kendisi) söz eder, kitaptaki Hector da öyle bir figürdür ve aynı zamanda Şevket Hakan Tunçel’in bilinç akışındaki ve rüya dünyasındaki alter egosudur.
Hector bir ilan görür: “25 yaşında, eğitimli, iki dil bilen, hayatının bir bölümünü satmaya hazır bir genç" hakkında. Bu genç, Hamit’tir. Hector ilana başvurur ve Hamit’e gizli bir iş teklif eder. Hamit kabul eder, birlikte yaşamaya başlarlar, oyunlar oynarlar, erotomanyak Nalan aralarına sızar.
Sonra işler daha karmaşık bir hal alır: Hayri Kuru’yla, Muhittin’in Yeri’nde buluşup Panş'ın (Şeref Bey) üç milyon dolarını ele geçirme planları kurarlar. Karşılarına gangsterler ve poturlu gençler çıkar. Onlarla yalnızca rüyalarda buluşabilen Şevket ne yapacaktır? Profesör Olcayto Fişek’ten yardım ister, Şevket Hakan Tunçel, uykusundaki alfa, teta ve gama dalgalarını izlerken, 330 milisaniye sonra beliren küçük pozitif sıçramayı fark edip P 330 adını vermiştir. Bunu sürekli ve stabil hale getirmek, bilincin gizli ritmini açığa çıkaracak bir anahtar gibidir ve Profesör Fişek’ten P 330 için gereken uyarıcıyı bulmasını ister.
Böylece kitap, rüya ile gerçek arasında sürekli bir salınım içinde sürer gider. Kapanış ise Türk Sanat