Nutukun aksine fikir beyan etmişler. Vatan haini sayılırlar mı?
Takrir-i Sükun Kanunu çıkmadan önce, o zamanın Başvekili Fethi Bey muhalefet fırkası ileri gelenlerine kendi kendilerini feshetmelerini öne­rir. Ancak bu kabul edilmez113. Fethi Bey'in cevabı, aynı teklif kendisine gelmiş olsaydı kendisinin de farklı davranmayacağını ifade etmek biçi­minde olur. Anlaşılan odur ki, Fethi Bey yukarıdan gelen bir teklifin sa­dece elçisidir; fakat gönülsüz bir elçidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fır­kası liderlerinin fırkalarını feshetme teklifini reddetmeleri üzerine, Halk Fırkası mensupları ve taraftarları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibat kurmaya başlarlar. Takip eden gelişme­leri Şevket Süreyya şöyle anlatır: " ... daha isyan başlar başlamaz, Mecliste ve çevresinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na karşı hemen hücumlara geçildi. Halbuki Terakkiper­ ver Fırka'nın isyan bölgelerinde teşkilatı bile yoktu. Parti elemanlannın is­yanla uzaktan veya yakından ilgisini gösteren hiçbir belirti tespit edileme­mişti. Ama fırka programındaki; "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır" maddesi, bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen bir sebep gibi yorumlanıyordu. Halbuki zaten Ana­ yasaya göre de Devlet bir İslam devleti idi. Yani o zaman yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre, devletin bir dini vardı. Bu din İslam dini idi. Bu kayıt Anayasa' da yer almıştı. Bu duruma göre Terakkiperver Fırka'nın kendi prog­ramına dini fikir ve inançlara saygı göstereceği şeklinde bir madde koyması yadırganmayabilirdi. Ama önce sataşkan dedikodular şeklinde başlayan mı­rıltılar, pek çabuk fiili bir müdahale hareketine döndü. İstiklal mahkemesinde sonuçlar çok çabuk belli oluyordu. Çünkü "bu mahkemelerde avukat bulun­ durulması, hatta şahit dinlenilmesi gibi usullerle
1000Kitap
Türkiye Birincisi Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil, sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı” mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya, öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik? Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime. Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı.
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hz. Adem zamanındaki insanlığın bilinç, bilgi ve gelişim seviyesine on sayfalık bir yazılım yeterli geliyordu ki Allah o kadarlık bir vahiy gönderdi. Sonra insanlar çoğaldı, insanlık gelişti, bilgi arttı, bilinç ve kültür daha kapsamlı hale geldi, Allah Musa peygambere göndereceği vahiy yazılımının kapasitesini arttırdı. Tevrat önceki vahşylere göre daha kapsamlı, geniş ve yeni bir program gibiydi. Bu böyle devam etti ve Hz. İsa zamanında insanlık ihtiyaç ve bilgileri ölçüsünde daha yeni versiyon bir programa sahip oldu; eski Ahit yenilenip Yeni Ahit oldu. Böylece her yeni gelen program bir öncekinin insaniyet ve kulluk adı verilen hard diskindeki iletişim sistemine sahipti ama kapasite ihtiyaca oranla artıyordu. Bu bakımdan en son versiyon olan İslamiyet, insanlık için mükemmelleştirilmiş bir program olarak geldi.
Sayfa 91·Kitabı okudu
Son sürüm din
Söyle izaha çalışayım. Hz. Adem zamanındaki insanlığın bilinç, bilgi ve gelişim seviyesine on sayfalık bir yazılım yeterli geliyordu ki Allah o kadarlık bir vahiy gönderdi. Sonra insanlar çoğaldı, insanlık gelişti, bilgi arttı, bilinç ve kültür daha kapsamlı hâle geldi, Allah Musa peygambere göndereceği vahiy yazılımının kapasitesini arttırdı. Tevrat, önceki vahiylere göre daha kapsamlı, geniş ve yeni bir program gibiydi. Bu böyle devam etti ve Hz. İsa zamanında insanlık ihtiyaç ve bilgileri ölçüsünde daha yeni versiyon bir programa sabip oldu; eski Ahit yenilenip Yeni Ahit oldu. Böylece her yeni gelen program bir öncekinin insaniyet ve kulluk adı verilen hard diskindeki işletim sistemine sahipti ama kapasite ihtiyaca oranla artıyordu. Bu bakımdan en son versiyon olan İslamiyet, insanlık için mükemmelleştirilmiş bir program olarak geldi. Onun içinde diğerlerinin temel prensiplerinin, mesela Yahudilerdeki on emrin yahut sizdeki gülümseme ve çalışkanlık kurallarının tekrarlanması kadar tabii ne olabilir?"
Sayfa 91·Kitabı okudu
KAFKASYA ve KAFKAS DAĞLARI Çocukluğumuzda ninelerimizin bize anlattıkları masallar arasında bir Kafdağı ve bu dağın arkasında büyük bir sarayda periler padişahı yaşardı. Periler, cinler, altından saraylar... Dünyada ne kadar meraklı ve cazip şey varsa hepsi orada idi. Böylece, bu masallar ülkesi uzun zaman çocuk muhayyilemizde yaşadı durdu. Sonradan anladık ki, efsaneler diyarı bu Kaf dağlarının Kafkasya ile bir münasebeti var. Kafkasya yalnız İslâm Şarkın masal ve hayal ülkesi olarak kalmamış, Hristiyan Garbın, ressam ve muharrirlerine de ilham menbaı olmuştur. Bu masal ve hayal ülkesi asırlarca sonra, âdeta insanın hayal, masal diyebileceği hakikatlere sahne olmuştur. Bu Kafkas dağlarında zuhur eden bir kahraman ve onun cengâverlerinin destan! mücadelesidir. “Dağıstan Arslanı” namıyla maruf Şeyh Şâmil'den bahsetmek istiyorum. Şâmil ve arkadaşlarının sayılan yüzbinleri aşan ve üç Rus neslini meşgul eden, yıpratan mücadeleleri bütün dünyanın hayranlığını kazanmış, başta İmam Şâmil olmak üzere, bu kahramanların hayatı ve mücadeleleri Garp sanatkarları tarafından piyesler, tablolar, romanlar hâlinde Batı âlemine tanıtılmıştır. Efsanelerin, esâtirlerin hakikat, hakikatlerin efsane hâline geldiği yer işte burasıdır. Bilhassa Tolstoy, Lermontov, Puşkin gibi ünü bütün dünyayı tutan şair ve muharrirler Kafkasyalı dağlıların mücadelesini anlatan çok değerli eserler vermişlerdir. Fakat biz Türkler için Kafkasya'nın ve burada yaşayan halkın bambaşka bir ehemmiyeti vardır. Bir kere bu insanların çoğu soy bakımından Türktürler ve hemen hepsi Müslümandır. Dahası var: Asırlardan beri İslâm Türk âlemini tehdit eden Rus istilâsına karşı bu adamlar Kafkas dağlan kadar dik, sarp mizaçlarıyla karşı koymuşlar, Osmanlı İmparatorluğunun Şimal bekçiliğini yapmışlardır. Ne yazık ki biz,
Zafer Allah'a inananların..
...1935 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ni ziyaret etmiş olan birisinin yorumları da [bu tarihsel hukuk bağlamı dikkate alındığında] şaşırtıcı gelmemelidir. Bu ziyaretçi Türkiye'nin özellikle "sert bir liderlik çerçevesinde tek partili bir sistem"i benimsemiş olması, "ekonomik milliyetçiliğe" doğru eğilimi ve daha da önemlisi yönetimin "İslam yerine devlete tapmayı" salık vermesi hususlarında İtalya'ya benzediğini kaydetmişti. Bununla birlikte o devam ederek şunları ifade edecekti: "Devlet hala dini meselelere müdahale yetkisini elinde bulundursa da, rejim bir dereceye kadar [bu konuda] toleranslı davranıyor... İslam, milliyetçi programa riayet etmek zorunda."
Sayfa 196 - Ekin Yayınları·Kitabı okudu