Yıllar önce Ali Şeriatî'nin Ebu Zer isimli kitabını okurken bir şeyi içime hapsettim.
Ebu Zer Kâbe'nin yanındadır. Kâbe avlusundaki putlara bakar. Yerden bir taş alır ve birinin kafasına fırlatır. Bekler...bir ses...sadece bir ses: "taşın taşa çarptığında çıkardığı ses"....
Ali Şeriatî tırnak içinde verdiğim cümlesi ile bir şeyi çok sâde bir sekilde ifade etmiş: Bir puttan işitebileceği tek ses budur. Tabir-i diğerle putun kendisine ait bir sesi yoktur, puttan gelen/yansıyan ses yine insana aittir!
Ahmet Turgut’un "Put" adlı kitabı, yazarın alışılagelmiş tarihi-teolojik çizgisini modern dünyanın krizleriyle harmanlayan bir eser. Yazar, bu kitapta kelime anlamı olarak "tapınılan nesne" demek olan put kavramını, sadece taş ve ahşaptan yapılan ilkel heykeller olmaktan çıkarıp modern insanın zihninde, yaşam tarzında ve ideolojilerinde var ettiği çağdaş tabularla özdeşleştiriyor. Kitap, okuyucuyu tarihsel bir düzlemden alıp bugünün dünyasındaki "görünmez putlar" ile yüzleştirmeyi ve insan doğasının zaaflarını sorgulatmayı hedefliyor.
Hangi putun sesini işitiyorsak, o putun yüzünde kendi çizgilerimizi buluyoruz. Çünkü hiçbir put kendiliğinden var olmadı. Her putun CV'sinde bizim referanslarımız ve imzalarımız var.