Trilling'in işaret ettiği gibi, Shakespeare karakterlerini, ne kadar şüphe içinde kalsalar, ne kadar çatışkılar içinde kıvransalar da, kendilerini açıkça gerçek, yaşayan ve bütün olarak deneyimleyen karakterler olarak çizer. Oysa Kafka'da durum böyle değildir. Gerçekte, böylesi güvencelerin yokluğundaki koşullarda yaşamanın neye benzediğini iletme çabası zamanımızın birçok yazarının ve sanatçısının eserlerinin karakteristik özelliği olduğu görünmektedir. Yaşadığını hissetmeden yaşamak.
Bir akıl hastanesinde, on yedi yaşında küçük bir kız bana çok korktuğunu çünkü atom bombasının kendi içinde olduğunu söylemişti. Bu bir hezeyandır. Kıyamet günü silahlarına sahip olmakla övünen ve etraflarına tehditler yağdıran dünya devlet adamları, kendilerine "psikotik" yaftasının yapıştırıldığı insanların çoğundan daha tehlikeli ve "gerçekliğe" daha yabancılaşmış hâldedir.
Normalliği, aklıbaşındalığı, özgürlüğü tarif ettiğimiz, hâlihazırdaki delilik bağlamımız içinde tüm gönderme çerçevemiz muğlak ve çifte anlamlıdır.
Kızıl olmaktansa ölü olmayı yeğleyen bir insan normaldir. Ruhunu yitirdiğini söyleyen bir insan ise delidir. İnsanların makine olduğunu söyleyen biri büyük bir bilim insanı olabilir. Kendisinin makine olduğunu söyleyen biri psikiyatrik jargona göre "depersonalize" olmuştur. Zencilerin aşağılık bir ırk olduğunu söyleyen birisi yaygın bir saygıya mazhar olabilir. Kendi beyazlığının bir kanser türü olduğunu söyleyen biri ise damgayı yer.
İman, O'nun var olduğuna inanma meselesi değildir; fakat yaşantılanmış ve kendini geçerli kılıcı bir veri olarak var olduğu bilinen varlığa güvenme meselesidir. Çağımızdaki birçok insanın, ne Tanrı'nın varlığını ne de onun yokluğunun varlığını (presence of absence) değil, varlığının yokluğunu (absence of presence) yaşantıladıkları görünüyor.
"İçsel"le ben, dış dünyayı görme biçimimizi ve "dışsal", "nesnel" varlığa sahip olmayan, -imgeler, rüyalar, fantaziler, vecd, tefekkür ve düşünceye dalma durumları gibi- modern insanın, birçok bakımdan, en ufak bir farkındalığına bile sahip olmadığı gerçekliklerin tümünü kastediyorum. Örneğin, İncil'in hiçbir yerinde tanrıların, şeytanların ve meleklerin varlığı hakkında bir argüman yoktur. İnsanlar ilkin Tanrı'ya "inanmadılar"; onlar, diğer manevi varlıkların durumunda olduğu gibi, O'nun varlığını yaşantıladılar (experience). Sorun Tanrı'nın var olup olmadığı sorunu değildi; bu özel Tanrı'nın tüm tanrıların en büyüğü olup olmadığı, ya da O'nun tek Tanrı olup olmadığı ve çeşitli manevi varlıkların diğerleriyle ilişkisinin ne olduğu sorunuydu. Bugün, Tanrı'nın güvenilirliği, farklı manevi varlıkların manevi hiyerarşideki yeri vb. konularda değil, fakat Tanrı'nın ya da benzeri manevi varlıkların var olup olmadığı konusunda genel bir tartışma vardır.