“Bir idam mahkûmu ölümünden bir dakika önce şöyle düşünmüş: Eğer yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde, iki ayağımın sığacağı kadar bir yer verseler ve deseler ki, ‘Çevrende okyanuslar, altında uçurumlar, korkunç bir yalnızlık içinde böylece dikilmeye razı mısın?’ Bütün samimiyetimle şu cevabı verirdim: ‘Evet razıyım! Yeter ki yaşayayım, binlerce yıl bile olsa böyle yaşamaya razıyım.’
Saatime baktım, öğlen olmak üzereydi. Üstümü giyinip, okula gittim. Kantinde hakan’ı gördüm, yazıyı sordu, kendimden emin bir şekilde çıkarıp verdim. şöyle üstünkörü bir okudu, suratı asıldı, beğenmemişti. “umut sen bizle daşşak mı geçiyorsun allah aşkına?” diye sordu. “ne münasebet!” diye karşılık verdim. sinirlendi, “bu ne oğlum” diye söze başlayıp, elindeki kâğıdı yüksek sesle
“kale: didem, sağbek: didem, solbek: didem, ileri üçlü: didem, didem, didem...” diye okuyup,
“te-heeeeeeeeeeyyy! lan oğlum biz de seni adam belleyip takım karmasını çıkarmayı sana emanet ettik. ne oğlum bu?” sözleriyle devam etti. “abi” dedim, “seviyorum.”
Kadınların, karar aldıklarında suratlarında oluşan o ciddi yüz ifadesinden nefret ediyorum. Gören de evde anayasa hazırlayıp gelmiş sanır. Altı üstü, sabah uyanırken ve gece yatarken birer kez çaldırdığı, bedelini ödemeden internetten indirdiği bir şarkı ya da filmle dertlendiği, duygusallaştığı sktiriboktan ilişkisini bitirecektir halbuki. Kararlı kadınlar ve biz kararsız erkekler... Sorarım size, neden şu pozisyonlara giriyoruz?
“konuşmalıyız, sorunlar var.” diye ciddi surat ifadeleriyle, bir zamanlar g.tünü ellediğimiz insana telefon açıyoruz.
Olayları dramatize ediyoruz. Hepsi bu.