Asabiyetten adalete: İbn Haldun’un ikazı
10 Ocak 1401. Şam surları Timur’un ordusunun kuşatması altında. Şehirde eli silah tutan herkes mevzide. Bu dehşetli sahnenin ortasında, surlardan sarkıtılan ipten bir merdivenle aşağı inen ihtiyar bir adam var. Yetmişine merdiven dayamış, hayatının yarısını saray entrikaları, sürgünler ve hapishanelerde geçirmiş bir bilge. İbn Haldun. Aşağıda, çadırın içinde onu Timur beklemektedir. Döneminin en yıkıcı fatihlerinden biri. Sayısız şehri ezip geçmiş, dehşetiyle nam salmış bir hükümdar. İbn Haldun ona selam verip söze ihtiyatla başlar: “Ben bir ilim adamıyım”. Saatlerce konuşurlar. O gece konuşulan, yalnız Şam’ın kaderi değil; bir medeniyetin nasıl yükselip çöktüğü ve gücün neden kendi sonunu içinde taşıdığıdır. İbn Haldun, korkusuna ve ihtiyatına rağmen bu kanlı hükümdarı kendi teorisinin canlı kanıtı olarak seyreder. Bu sahne, İbn Haldun’un hem hayatının hem de düşüncesinin sembolik özetidir. Çünkü Mukaddime, tam da böyle bir fırtınanın içinde doğmuş; sürgünlerin, hapsoluşların, veba salgınında kaybedilen ailenin ve yas tutulamayan uygarlıkların enkazları arasında olgunlaşmış bir eserdir. Arnold Toynbee yıllar sonra Mukaddime’yi iddialı bir övgüyle anacaktır: “türünde tüm zamanların ve mekânların yarattığı en büyük eser.” Ama asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden bu eser, yüzyıllar sonra bile günümüz İslam dünyasına hâlâ bu kadar seslenebiliyor? “Asabiyet” dediği o görünmez güç nedir ki, toplumları yükseltir ama aynı kaçınılmazlıkla çöküşe sürükler? Ve belki de asıl soru: İbn Haldun’un “Zulüm umranın harabıdır” cümlesi yalnızca bir tespit midir, yoksa tarihin işleyen yasası mı? TRAJİK BİR ÖMÜRDEN SÜZÜLEN “YENİ BİR İLİM” 1332 yılında Tunus’ta dünyaya gelen Abdurrahman İbn Haldun, henüz on altı yaşındayken çağın en büyük yıkımlarından birinin ortasında buldu
Alıntı
VÂRİDÂT: NOKTALAMALAR..
Ünlü haftalık haber dergisi NOKTA... 1 Nisan 1990 tarihli sayısı... Kapağında benim portrem; içinde benimle ve Ak-Doğuş’u çıkaranlarla yapılan mülakat... Ben şöyle demişim de bir kayma olmuş, kesintilerden dolayı şurası müphem kalmış da burası bilmem ne olmuş, konuşma dili yazı diline geçirilirken biraz öyle olmuş da filân yeri böyle olmuş... Bütün bunların tashihi bir yana, aynen veriyorum: “Demokrasi bir teamül rejimidir... 3. Dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı’daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar Batı’daki kadar çile çekmemiştir... (...) Ama hiçbir rejim de kendisini yıkıcı hiçbir şeye müsaade etmez... Ölçü budur...” Bu cümleler, Ak-Doğuş adlı bir İslâmî grubun “Kumandanı” Salih Mirzabeyoğlu’na ait. Kanunî bir yayın organına da sahip olan Ak-Doğuş’cular, şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadele gerektiği fikrini savunuyorlar. Ve komutanları Mirzabeyoğlu da, Nokta’nın “Seçim yoluyla demokratik kanallardan geçerek iktidara gelmek mümkün değil mi?” sorusuna yukarıdaki cevabı veriyor... Hafta içinde yapılan bir dizi operasyon sonucu silâhlı sağ terör ve şeriat örgütleri, kamuoyunun odak noktası hâline gelmişti. Bu hafta Nokta’nın kapak sayfalarında yer alan Ak-Doğuş grubu da, Şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadelenin şart olduğunu vurguluyorlar ama şimdilik hiçbir silâhlı eyleme karışmadıklarını söylüyorlar. Mirzabeyoğlu ve grubun liderlerinin görüşlerine sayfalarımızda yer verirken “gizli bir terör örgütünü ortaya çıkarmak veya afişe etmek” mantığıyla hareket etmedik. Amacımız, İslâmî devleti silâhlı mücadele yoluyla kurmaktan başka bir çare görmeyen bir grubun düşünce tarzını, bakış
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İNSANLAR YÖNETİCİLERİNİN DİNİ ÜZEREDİR
“İnsanlar yöneticilerinin dini üzere olur.” (Acluni, Keşful Hafa, 2/311) Toplumlar; liderlerin yaşam tarzını, koyduğu kuralları ve benimsediği inanç (değerleri) meşru ve normal kabul etme eğilimindedir. Dolayısıyla başlarındaki idareci Hak ve Adalet üzere olursa halkın da o yönde iyiye gideceği; idareci şirk ve zulüm üzere olursa toplumun da o yönde bozulacağı vurgulanır. “Devleti dinsiz olan bir millet müslüman kalamaz.” 🌷 Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (liderlerine itaati) emrederiz de onlar (isyan ederek) orada kötülük (masiyet) işlerler. Böylece o memleket hakkında (hak ettikleri) hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz. (İbn Abbas - İsra 16. Ayet) 🌷 Bir kavim (şükrü terk etmekle) kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz. / Davranışları (İşledikleri günahlar) sebebiyle zalimlerin bir kısmını (müşrikleri) diğer kısmına yönetici yaparız. (İbn Abbas - Rad 11. Ayet / Enam 129. Ayet) 🌷 İnsanlardan iki sınıf var ki, onlar salâha ererse insanlar da salâha erer; onlar fesada girerse insanlar da fesada girer: alimler ve amirler. / İnsanlar yöneticilerinin dini üzere olur. / Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar. / Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır. (Kenzul ummal, 10/191 / Acluni, Keşful Hafa, 2/311 / Acluni, Keşful Hafa, I (146); II (127) / Ahmed bin Hanbel Müsned 1/129, No: 1065, Hakim el-Müstedrek 123/3; Buhari 9/4036) “Hala akıllanmayacak mısınız?” (Enam 32. Ayet) Hz. Peygamber (sav), hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, "İman ve Allah yolunda (harp) cihattır." (Tecridi Sarih Tercümesi, VII, 445) buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihatla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir.
Edebiyat
Alim Şehit de olabilir rahatı için zalimde!
1. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (699 - 767) Hane fıkhının kurucusu olan Ebû Hanîfe, hayatı boyunca adaletsiz gördüğü yönetimlere karşı mesafeli durmuş ve Emevî ile Abbâsî halifelerinin resmi makam tekliflerini reddetmiştir. Kimi Destekledi? Emevîler ve Abbâsîler döneminde ehl-i beyt soyundan gelenlerin (Zeyd bin Ali ve İbrahim bin Abdullah gibi) adalet arayışlarını ve isyanlarını haklı bularak fikren ve madden destekledi. Hangi Hükümdarla Karşı Karşıya Geldi? Abbâsî Halifesi Ebu Cafer el-Mansur. Sonu Nasıl Oldu? Halife Mansur, Ebû Hanîfe’yi kendi safına çekmek ve meşruiyet kazanmak için ona Bağdat Kadılığı (başkadılık) teklif etti. Ebû Hanîfe, zulümlerine ortak olmamak için bu teklifi reddetti. Bunun üzerine hapse atıldı, kırbaçlandı ve nihayetinde hapiste zehirlenerek şehit edildi. 2. İmam Ahmed bin Hanbel (780 - 855) Hanbelî mezhebinin kurucusu olan büyük hadis alimi, İslam tarihinin en büyük fikir çatışmalarından biri olan "Mihne" (Kur'an'ın mahluk olup olmadığı tartışması) döneminin sembol ismi olmuştur. Kimi Destekledi? Abbâsî Devleti'ne bağlıydı ve itaatsizliği savunmuyordu; ancak devletin resmi ideoloji haline getirdiği Mutezile görüşlerine şiddetle karşı çıktı. Hangi Hükümdarlarla Karşı Karşıya Geldi? Abbâsî Halifeleri el-Memûn, el-Mu'tasım ve el-Vâşık. Sonu Nasıl Oldu? Halifeler, "Kur'an mahluktur (yaratılmıştır)" fikrini kabul etmesi için alimlere baskı yaptı. Ahmed bin Hanbel bu görüşü reddederek sünni inancı savundu. Bu dik duruşu nedeniyle zincire vuruldu, yıllarca zindanda kaldı ve ağır işkencelere (kırbaçlama) maruz kaldı. Daha sonra Halife Mütevekkil döneminde iade-i itibar görse de ömrünün büyük kısmı acı ve baskı içinde geçti. 3. Kadıhan (Fahruddin el-Hasan b. Mansur) (? - 1196) Orta Asya'da, Karahanlılar döneminde yaşamış en büyük
Din
Kamu Ekonomisinin Başarısızlığın Nedenleri
Bu bir kişisel yorum değildir. Bilgi paylaşımı. Devlet başarısız devletsiz düzen kurulmalı yorumu da değildir. Temelde ideal sayılan tam rekabet piyasasının çalışmama nedenleri ikiye ayrılır : Piyasa başarısızlığı ve kamu ekonomisi başarısızlıkları. Bu ikinci kısmın açıklanması diyelim. 1. Siyasal Süreçten Kaynaklanan Faktörler (Kamu Tercihi Teorisi) Oy Maksimizasyonu ve Seçim Ekonomisi: Siyasiler, yeniden seçilebilmek amacıyla uzun vadede ekonomiye zarar verebilecek ancak kısa vadede seçmene şirin görünecek politikalara (örneğin, seçim öncesi erken emeklilik, popülist sosyal yardımlar veya verimsiz kamu istihdamı) yönelebilirler. Rant Kollama (Rent-Seeking): Belirli çıkar grupları, lobiler veya büyük şirketler, kendi lehlerine yasalar çıkartmak, teşvikler veya sübvansiyonlar koparmak için devleti etkilemeye çalışırlar. Bu durum kaynakların toplumsal refah yerine dar bir zümreye aktarılmasına neden olur. Rasyonel Cehalet: Seçmenlerin büyük çoğunluğu, karmaşık ekonomik politikaların detaylarını öğrenmenin maliyetini yüksek bulduğu için bu konuları derinlemesine araştırmaz (rasyonel cehalet). Bu da siyasilerin popülist politikalarını hesap vermeden sürdürmelerini kolaylaştırır. **2. Bürokratik Yapıdan Kaynaklanan Faktörler Bürokratik Büyüme Eğilimi:** Kamu kurumlarını yöneten bürokratlar, kar amacı gütmedikleri için başarıyı şirketler gibi net karla ölçemezler. Bunun yerine kendi güçlerini, prestijlerini ve etki alanlarını artırmak için yönettikleri dairenin bütçesini, personel sayısını ve yetkilerini sürekli büyütme eğilimindedirler (Niskanen'in Bürokrasi Modeli). Etkin Kontrol ve Motivasyon Eksikliği: Özel sektörde zarar eden bir şirket batarken, kamu kurumlarında iflas riski yoktur. Rekabet baskısının olmaması, personelin verimli çalışmasını
DP’nin CHP’nin mallarına ve İş Bankası hisselerine el koyma girişimi, o dönemki egemen sınıf kavgasının en çıplak halini gösterir. Resmi tarih anlatısı bunu basit bir siyasi "rövanş" ya da "devlet ile partiyi ayırma adımı" olarak sunarken, meseleyi doğrudan devlet mülkünün ve finansal gücün egemen klikler arasında yeniden paylaşımı olarak okumak gerek. Süreci daha net görmek için 1951’de Halkevlerinin kapatılıp mülklerinin hazineye devredilmesiyle başlayan ve 1953’te CHP’nin tüm mal varlığına el koyan 6195 sayılı kanunla zirveye ulaşan bu operasyonun sınıfsal arka planına bakmak gerekiyor. İlk olarak, tek parti döneminde CHP ile devlet aygıtı tamamen iç içe geçmişti. O dönemde partinin biriktirdiği devasa servet, gayrimenkuller ve İş Bankası’ndaki kurucu hisseler aslında halkın sırtından, köylünün emeğinden ve gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesinden süzülerek gelen devlet kapitalinin ta kendisidir. Dolayısıyla DP iktidara geldiğinde karşı karşıya olduğu yapı, sıradan bir siyasi parti değil, ekonomik olarak kendi kendini finanse edebilen devasa bir bürokratik holding gibi çalışıyordu. İkinci olarak, DP’nin bu el koyma hamlesi eski elitlerin maddi tabanını tamamen kurutma stratejisidir. Celal Bayar ve Adnan Menderes kliği çok iyi biliyordu ki, bürokratik oligarşiyi sadece sandıkta yenmek yetmez; onların siyasi ve kültürel örgütlenme yeteneğini besleyen finansal damarları da kesmek gerekir. CHP’nin elindeki binalara, matbaalara ve en önemlisi İş Bankası’ndaki nakit ve hisse kontrolüne el koyarak, eski egemen kliği kelimenin tam anlamıyla mülksüzleştirmek istediler. Yani yeni palazlanan burjuvazi, kendisini var eden devletin eski sahiplerine karşı yine devlet gücünü kullanarak bir sermaye operasyonu yaptı. Üçüncü ve en mühim nokta ise bu mülklerin ve kaynakların nereye
1000Kitap