1999’dan sonra Fethullah Gülen’e gösterilen teveccüh tersine dönmüş ve hem merkez medyaya hem de devlet kurumlarında Cemaat karşıtı bir hava hâkim olmuştu. 1999 yılının Haziran ayında Gülen’in vaazlarından derlenen konuşmalar medyaya servis edilerek, Cemaat’in “ılımlı İslami görüşlerinin” takiyye olduğu ve “bürokraside kadrolaşarak devleti ele geçirmeye çalıştığı” vurgulanmaya başladı. Daha öncesinde Orgeneral Çevik Bir, askerî bir heyetle Bülent Ecevit’i ziyaret ederek Cemaat’in “Cumhuriyet rejimini hedef aldığını” anlatan bir brifing vermişti. Ecevit, askerî heyete “[o] sizin düşünceniz. Ben eskisi gibi düşünüyorum” diyerek karşılık vermişti. Ecevit, Refah Partisi’ne karşı millî güvenlik eksenli bir refleksle devletin yanında yer alırken, Gülen Cemaati söz konusu olduğunda tam tersi bir tutum içinde oldu (Kınıklıoğlu, 2000: 10-11). Önce başbakan yardımcısı daha sonra ise başbakan olarak katıldığı MGK toplantılarında ne zaman Cemaat gündeme gelse hep aynı korumacı tavrı ortaya koydu (Sarıkaya, 29.03.1998; Hürriyet, 10.12.1999; Ergin, 03.03.2000).
Alıntı
1960'lı yılların ardından iktisadi ve siyasi özgürlükten kültürel özgürlüğe doğru yaşanan kayma meseleyi daha da karmaşıklaştırdı. Niçin 1960'lardan itibaren birçok mesele eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik sorunu olarak değil de, hoşgörüsüzlük sorunları olarak algılanmaya başladı? Önerilen çare niçin özgürleşme, siyasal mücadele, hatta silahlı mücadele olmaktan çıkıp hoşgörü oldu? Akla ilk gelen yanıt "siyasetin kültürelleştirilmesilir: Siyasal eşitsizlikler, ekonomik sömürü ve benzerleri tarafından koşullanan siyasal farklılıkların "kültürel" farklılıklara, yani farklı "yaşam tarzları" şeklinde yansızlaştırılması söz konusudur; bu kültürel farklılıklar verili, aşılması mümkün olmayan, ancak "tolerans" ya da "hoşgörü" gösterilebilecek şeyler olarak görülür. Bu kaymaya verilecek yanıt ise Benjaminci terimlerle ifade edilebilir: Siyasetin kültürelleştirilmesinden kültürün siyasallaştırılmasına geçiş. Bu kültürelleştirmenin arkasında, refah devleti, sosyalist projeler, yapma, inşa etme denemeleri gibi doğrudan siyasal çözümlerin geri çekilmesi ya da başarısızlığı vardır.
1000Kitap
Reklam
..klasik refah devleti, yurttaşlara yalnızca teknik ilerlemenin nimetleri noktasında değil, aynı zamanda eşitlik, özgürlük ve dayanışma yönünde de kurumsal güvenceler sundu. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlar teknolojik gelişmenin toplumsallaştırıldığı zeminlerdi. Habermas'ın dediği gibi, devletin rolü "kamusal aklın taşıyıcısı" olmaktı. 1980 sonrası neoliberal dalga bu zemini sarstı. Devletten beklenen aydınlanmacı perspektif -yani ilerlemenin yurttaşlıkla birlikte düşünülmesi- geri çekildi. Onun yerine devlet, piyasanın hakemliğine indirenmiş bir işlev kazandı. Düzenleyici, özelleştirici ve sermaye hareketlerini kolaylaştırmaktan ibaret bir roldü bu. Meslektaşım Wendy Brown bunu çok iyi çerçeveler. Ona göre neoliberal devlet, yurttaşlığı "ekonomik özne"liğe indirger, yani bireyler artık hak sahibi yurttaş değil, risk yöneten girişimcilerdir.
Sayfa 107·Kitabı okudu
Refah devleti benzersiz bir tarihsel konjonktürün ürünüydü ve bu durumun yarattığı "üstbelirlenim" ortadan kalktıktan sonra onu su üstünde tutabilecek hiçbir şey kalmadı. Devlet artık sermaye ile emeği meta olarak yeniden üretme eğiliminde olmayınca ve üretkenlik ile karlılık istihdamdan nihayet kurtulunca, refah devleti sosyopolitik yararının büyük kısmını, özellikle de genel mutabakata dayanak olan kısmı yitirdi. (...) Yeni mutabakat, Loic Wacquant'ın özlü tabirini kullanacak olursak, yoksulların durumunu kolaylaştırmakla değil, yoksullardan kurtulmakla, onları defterden silmekle, kamusal ilgi gündeminden çıkartmakla ilgilidir.
Sayfa 218 - 219·Kitabı okudu
İrticayı 1999 yılında öngören Prof. Dr. Cahit Tanyol
İmam Hatip Okullarının amacı din adamı yetiştirmektir. Fakat bu okullar fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır. RP'nin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına üniversiteye girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki ama­cı İmam Hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı. Bütün çabalarına rağmen yanız Harbiye'ye gire­mediler. Biraz mırıldandılar, pabuç pahalı geldi. Öğretim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak suretiyel su­başlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki, mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe bucakları imam Hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu onların eline geçmiş. **Üniversitelerin her dalında molla kılıklı öğretim üyelerinin sa­yısı çoğalmış, liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri itelene­rek kapı önüne atılmış. Onların yerine, bütün sınıflara zorun­lu din dersleri konulmuş. Her üniversitede bir İlahiyat Fakül­tesi, her ilde bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek imam Hatip Okulları ve bir o kadar Kur'an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine şişkin bir Diyanet İşleri Baş­kanlığı, sayılı milyonların çok üstünde cami ve mescit yapma seferberliği... bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü ağının dayanakları. Şu anda Türkiye bir irtica ve din sömürüsüne teslim olmuş durumda. Şu anda Türkiye'de her gün Mene­men olaylarına taş çıkaracak irtica suçları işlenmektedir. Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi polis kordonu altın­da. Yapılan gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları iş­lemez hale getirmek. Türban gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan hakları maskesi altında Türkiye Büyük Millet Mecli­si'ni, Anayasa Mahkemesi'ni,
SSCB İçindeki Solcu Türkler
«Buraya kadar yapmış olduğumuz çalışmalar bize, SSCB içinde yaşayan solcu-komünist Türklerin, bağımsız bir Türk devleti kurmak istediklerini, Türk halkının refâh içinde ve mutlu yaşamasını arzu ettiklerini, Türk Milletinin târihî ve kültürel özelliklerine saygılı olduklarını, Türk kültürünün korunması ve yaşatılması mücadelesi verdiklerini ve Kemâlist Devrim ile ilişki kurduklarını açık olarak göstermektedir.»
Sayfa 94 - Türk Solcuları ve Atatürk·Kitabı okudu
Reklam
Reklam