İnsanı, yarattığı dehşetle sarıveren bir hikaye Fowles’un kurguladığı. Gencecik bir kızın, ezik bir karakter olan kelebek koleksiyoncusu Ferdinand tarafından kaçırılmasını ve hapsedilmesini konu alan bu hikaye, Fowles’ın sürükleyici anlatımı kadar kurgunun gerçekçiliği nedeniyle de okurunu bir anda çarpıyor. Hele tam da Türkiye’deki kadın taciz ve cinayetlerinin giderek artan bir hızla gözlerimizin önünde gerçekleştiği ve koskoca bir toplum olarak bir avuç sapık adama karşı sanki ellerimiz bağlı, hiçbir şey yapamadığımız utanılası şu günlerde, beni iliklerime kadar titretti. Korku değil titrememin sebebi, Ferdinand benzeri insanların sayısının çokluğu da değil. Fowles’ın Ferdinand üzerinden ustalıkla gösterdiği o tahammül edilemez fütursuzluk ve arsızlık !!!
Babası ölmüş, annesi onu terketmiş ve hastalıklı bir ruh haline sahip olduğunu sandığımız halası tarafından büyütülmüş Ferdinand ezik bir karakter; basit bir memuriyet ile hayatını kazanmaya çalışıyor ve kendisi ile çoğunlukla dalga geçen, içine karışamadığı toplumdan uzakta sessiz bir yaşam sürüyor. Kazandığı bir ikramiye, Ferdinand’a bu çemberden çıkması için bir fırsat yaratıyor. O da bu fırsatı uzun süredir gizlice izlediği güzeller güzeli Miranda’yı kaçırmak için kullanıyor.
Fowles bize kelebek koleksiyoncusu Ferdinand ile kaçırıp bir mahzene kapattığı genç ve güzel resim öğrencisi Miranda arasında yaşananları anlatıyor ilk bakışta. Ancak ustalıkla kurguladığı diyalogları ve iki kahramanının iç sesleri ile Fowles, insanın kanını donduran gerçeklikleri okurunun durmaksızın yüzüne çarpıyor.
Miranda’ya tümüyle bir nesne olarak bakıyor Ferdinand; onun duyguları, aklı, ruhu değil istediği.… Onu sanki kelebeklerinden biriymiş gibi kanatlarından sabitleyip dolaba kaldırmak ve sadece kendi istediği zaman bakmak tüm