Hümanizm / Ütopya / Sosyalizm...
8/10
·249 syf.··
2026 21. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 19:22
Sevgili okurlar, sevgili yazarlar, sevgili Ütopyalılar, sevgili Romalılar... Sosyalizm açısından bir devrim niteliğinde olan eserin yazarı Thomas More, yaşadığı dönemde (1478 - 1535) gördüğü, tecrübe ettiği halkın, kilisenin ve krallıkların yaşanmışlıklarından yola çıkarak hümanist kimliğinin de etkisiyle kusursuz bir devlet tasarladı ve bu devletin adını 'Ütopya' bıraktı. Thomas More, her ne kadar koyu ve muhafazakar bir Katolik Hristiyan olmasına rağmen büyük bir tezat oluşturacak şekilde eserinde hümanizm, reform ve rönesans hareketlerinin izleri görülmektedir. Bu çelişkinin altında yatan sebepleri öğrenmek için yazarın hayatı ile birlikte günümüze kadar ulaşmış mektuplarını da incelemek gerekiyor. Ütopya kitabının adı, bir ad olmaktan çıkıp bir edebi eser türünün genel adı olması ve diğer eserlere ihlam kaynağı olması nedeniyle de okunmayı sonuna kadar hak ediyor. Gerçi ütopik tarzda kaleme alınan eser sayısı, distopik tarzda kaleme alınmış ve tehlikeli, kaotik toplumlar ile geleceği anlatan eserlere kıyasla çok daha azdır. Bunun sosyolojik nedenlerini merak edenler, bu husustaki inceleme ve araştırma kitaplarını inceleyebilirler. İyi okumalar diliyorum.
UtopiaThomas More · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202024,7bin okunma
Puan vermedi·800 syf.·
2026 19. kitabı
“Bu kitap 1968’de yazıldı ama bugünü anlatıyor.” Bu cümleyi binlerce kez duydunuz. Türkiye’nin Düzeni için söylendiğinde ise klişe değil, teşhis. Doğan Avcıoğlu sahaya iki soruyla giriyor: Türkiye neden kalkınamadı, nasıl kalkınır? Düzen nedir, nasıl değişir? Cevap aramak için 450 yıl geriye gidiyor. Çünkü bugünü anlamak için Celâli İsyanları’nı, tımar sistemini, Tanzimat’ın hangi cebi doldurduğunu bilmek zorundasınız. Avcıoğlu bunu yapıyor; üstelik her cümlenin altına kaynak koyarak. Kitabın belkemiği şu: Osmanlı, Batı’dan geri kalmış bir “doğal hâl” değildir. Bir zamanlar dünyanın en ileri ülkelerinden biriydik. Japonya, 19. yüzyılda Orta Çağ karanlığındayken bir silkinişle kalktı; biz ise 150 yıllık Batılılaşma çabasına rağmen neden hâlâ buradayız? Avcıoğlu’nun cevabı sert: Çünkü her reform denemesi, üstyapıyı parlatırken altyapıyı dışa bağımlı sermayenin ve toprak ağalarının elinde bıraktı. Kemalist devrim bile bu kıskacı kıramadı. Avcıoğlu, Atatürk’ü reddetmiyor; eksik bıraktığı yerden devam etmek gerektiğini söylüyor. “Millî Devrimci Kalkınma Modeli” dediği şey de bu. İkinci ciltteki “işbirlikçi kapitalizm” bölümü ise resmen turnusol kâğıdı. 1950 sonrası Türkiye’nin yabancı sermayeyle nasıl yoğrulduğunu, devletçiliğin nasıl tasfiye edildiğini, “dolar diplomasisi”nin nasıl içselleştirildiğini okurken takvimin 1968’de durduğunu unutuyorsunuz. Bugün IMF programlarını, sıcak para girişini, “yabancı yatırımcı küstü” manşetlerini tartışırken Avcıoğlu çoktan reçeteyi yazmış; kimse okumamış. Eleştiri olarak: Avcıoğlu zaman zaman fazla determinist. Çözüm önerisi olan asker öncülüğündeki cunta-devrim fikri ise tarihin çöp tenekesinde yerini aldı. 12 Mart’ın bizzat Devrim gazetesini kapatması da ironinin tam kendisi zaten. Ama tahlilin gücü, önerinin tarihselliğini
Türkiye'nin DüzeniDoğan Avcıoğlu · Kırmızı Kedi Yayınları · 2018255 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Puan vermedi·88 syf.··
2022 147. kitabı
Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışı, gelişimi ve çözülüşünü kısa fakat yoğun bir çerçevede ele alan bir çalışmadır. Yaklaşık 216 sayfalık hacmiyle eser, ayrıntılı bir akademik monografi olmaktan ziyade, okuyucuya genel bir tarihsel çerçeve sunmayı amaçlayan giriş düzeyinde bir inceleme niteliği taşır. Kitapta öncelikle komünizmin ortaya çıkışına zemin hazırlayan düşünsel ve tarihsel gelişmelere değinilmektedir. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya’daki toplumsal eşitsizlikler, Çarlık yönetiminin otoriter yapısı, sanayileşmenin yarattığı sınıfsal gerilimler ve Marksist düşüncenin entelektüel çevrelerde yayılması gibi etkenler komünist hareketin güç kazanmasının temel sebepleri olarak ele alınır. Bu çerçevede Bolşevik hareketin yükselişi ve devrim süreci, Sovyet devletinin kuruluşuna giden yolu açıklayan temel dönüm noktaları olarak değerlendirilir. Eserde önemli bir yer tutan başlıklardan biri de Lenin’in liderliği ve onun ölümünden sonra ortaya çıkan iktidar mücadelesidir. Lenin döneminde Bolşevik iktidarın kurumsallaşması, iç savaşın yarattığı siyasal atmosfer ve parti içi dengeler incelenirken; Lenin sonrası süreçte parti elitleri arasındaki rekabetin giderek sertleştiği görülmektedir. Bu mücadele sonunda Josef Stalin’in iktidarı konsolide etmesi, Sovyet siyasal sisteminin yönünü belirleyen kritik bir aşama olarak sunulur. Stalin dönemi, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biridir. Bu dönemde hızlı sanayileşme politikaları, kolektivizasyon süreci ve merkezi planlama uygulamaları Sovyet ekonomisini dönüştürme çabasının temel araçları olarak anlatılmaktadır. Ancak bu dönüşüm ciddi toplumsal maliyetler doğurmuştur. Özellikle Büyük Temizlik olarak adlandırılan süreçte milyonlarca insan tutuklanmış, sürgün edilmiş veya idam edilmiştir. 1935–1940 yılları arasında
Kısa SSCB TarihiSheila Fitzpatrick · Say Yayınları · 202237 okunma
8/10
·270 syf.··
2026 2. kitabı
Tery Eagleton Marx'a yöneltilen eleştirileri katman katman soyup içeride çoğunlukla yankı odasından başka bir şey olmadığını ifşa ederek sınıfımızın tutunacağı dalın üzerindeki zehirli sarmaşıkları ayıklıyor. Dünyada işçi sınıfı diye bir şey kalmadıysa ya da tanınmayacak hale geldiyse, çalışma koşulları üzerinde hiçbir tasarrufu olmayan bu vakitsizler ordusunun adına ne diyelim? Marksizm sadece teoride iyiyse ve pratiği her zaman kıtlık ve özgürlüksüzlükse kapitalizmin sebep olduğu yıkımın teorik vaadi neydi ki? Marksizm insana deterministik bir hikayede figüranlıktan başka rol sunmuyorsa, Marx siyasi mücadeleyi haftasonu etkinliği olarak mı önemsedi? Marksizm insana duyulan safça güvenden ortaya çıkmış ütopyacı bir anlatıysa, kurumların değişmesini hedefleyen siyasi görevlerden ne umulmaktaydı? Marksizm kültürü ve kurumları iktisadi determinizm çuvalına tıktıysa, üretimi sadece üretim için yapan ve kârdan başka bir yol haritası olmayan kapitalizmi "iktisadi saplantılılık" damgasından kurtaracak şey nedir? Marx'ın materyalizmi insanı maddi dünyaya hapseden yavan bir rehberse, manevi olanı dünyaya indiren ve pratikte etkileşimi içinde okuyan Marx, burjuvaziyi dokunulmaz oyuncaklarını paylaşmaya zorlamakla mı manevi olanı kurutmuştur? Marksizm, sınıfları bir saplantı haline getirip değişen dünyayı anlamakta yetersiz kaldığı için günümüzü zoraki bir şablona tıkıştırma inadıysa mevcut sistemin ışıltılı iş tanımı paketlerinin içinden çıkanlar neden bu sistemin yıkılmasından en çok avantaj sağlayacak kişiler olmaya devam etmektedir? Marksizm barışçıl yollara sırt çevirmiş şiddet çığırtkanıysa, mülk sahipleri ve onların koruyucuları, bırakın devrim ihtimalini, her tür reform girişiminin "doğal sınırında" neden gözünü kırpmadan kan dökmektedir? Marksizm despot bir
Marx Neden Haklıydı?Terry Eagleton · Yordam Kitap · 2011169 okunma
8/10
·707 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 22 Şubat 2026 18:26
Yakın zamanda çok mükemmel bir okuma grubuyla "Tarihsel Sosyoloji" okumaları yapmaya başladım. Amerika'dan Japonya'ya kadar dünyaya yayılmış akademisyen arkadaşlarlar uluslararası ilişkiler, tarih, sosyoloji, ekonomi ve politika üzerine konuşuyoruz. İlk kitabımız Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri oldu. Birçoğumuz bu eseri çok önceleri okumuştuk. Ama bu sefer başka bir bakış açısıyla okuduk. Batı'da yaşanmış İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerinin hazırlanış sürecini anlamak önemli. Batı'nın zenginliğini ve medeniyetini sömürgecilik ve emperyalizm ile açıklamak her zaman kolaya kaçmak olmuştur. Bu ülkelerin kendi iç savaşlarını ve sınıfsal mücadelelerini anlamak gerekiyor. İç savaş, monarşi ve aristokrasinin ilişkisi, köylünün mülkiyet hakları, dini reformlar, endüstriyel devrim bu ülkelerin parlamenter rejime geçişlerini daha yumuşak bir zemine oturtmuştur. Doğu'daki gibi tepeden inme olmamıştır. En nihayetinde bugün kurumlarının sağlam ve sürdülebilir olması geçmişte yaşanan "Yıkıcı yaratım" faaliyetlerinin sonucudur. Doğu'ya bakacak olursak kitapta Çin, Japonya ve Hindistan inceleniyor. Ben buna Osmanlı Devleti'ni de eklemek istiyorum. Coğrafi Keşiflere kadar dünyanın zenginliği ve gücü nispeten Doğu'nun elindeydi. Peki ne oldu da terazinin ağırlığı Batı'nın lehine değişti? Hindistan ve Çin gibi kalabalık, köklü medeniyetler emperyalizme ve sömürgeciliğe boyun eğdi. Japonya yüzlerce yıl kapılarını dış dünyaya kapadı. Osmanlı Devleti burnunun dibinde reform hareketlerini, endüstriyel devrimi ıskaladı. Kitabın ikinci bölümünde bunları okuyoruz. • Halk ilerlemeden yana mıdır? Çünkü ilerleme her zaman acı, kan, göz yaşıyla gelir. • İngiltere’deki çitleme olayının önemi endüstriyel devrime geçişi nasıl etkiledi? • İngiltere’deki devrimin özelliği toprak sahibi soylular tahta bağımlı
Sosyoloji
Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal KökenleriBarrington Moore · İmge Kitabevi · 2003108 okunma
Puan vermedi·150 syf.··
2026 1. kitabı
·
69 günde okudu
·
Okunma: 09 Şubat 2026 11:17
Pedro Páramo'yu elime ilk aldığımda sayfa sayısına baktım ve "Bu kitap kısa. Bitirmesi kolay olacak," diye düşündüm. Birkaç oturuşta bitirebileceğim hızlı ve kolay bir okuma bekliyordum ama yanılmışım. Arka kapağı kapattığımda, tek bir şeyi bile anlamamışım gibi hissettim. Açıkçası kendimi, kitabı henüz hiç açmamış biriyle aynı konumda hissettim. İnsanda hikayeyi gerçekten okuyup okumadığını sorgulatan tuhaf bir kafa karışıklığı hissi bırakıyor. Ancak bu kafa karışıklığı, o dönemin kaosunu anlamama aslında yardımcı oldu. Hikaye basit bir şekilde başlıyor: Juan Preciado, babası Pedro Páramo'yu bulmak için Comala'ya gider. Fakat oraya vardığı an zaman çizelgesi paramparça olur. Kendimi sürekli önceki sayfalara dönerken ve "Bir dakika, bu satırı kim söylüyor?" veya "Bu karakter şu an hayatta mı yoksa ölü mü?" diye sorarken buldum. Bu parçalı yapı, Meksika Devrimi'nin (1910-1920) tarihsel bağlamıyla ilişkilendirdiğinizde mükemmel bir anlam kazanıyor. Diaz diktatörlüğü ekonomik büyüme getirse de, arazinin çok az elde toplanmasına yol açarak köylüleri mülksüz bıraktı. Pedro Páramo, bu sorunun canlı somutlaşmış halidir. O, Media Luna'nın sahibi olan ve Comala'yı kontrol eden yerel patrondur. Onun mutlak gücü hakkında okumak, "toprak yoğunlaşmasını" çok gerçek hissettirdi. O sadece bir kötü adam değil; devrimin yok etmeye çalıştığı sistemin bir sembolüdür. Kitap boyunca devrim arka planda gerçekleşiyor ama kahramanca hissettirmiyor. Francisco Madero 1910'da Diaz'a karşı ayaklandı ve 1917 Anayasası'nın toprak reformu ve işçi hakları gibi radikal değişiklikler getirmesi gerekiyordu. Ancak Comala'da bunun karanlık tarafını görüyoruz. Devrimciler kasabaya geldiğinde, Pedro tarafından kolayca manipüle ediliyorlar. Kendi çıkarlarını korumak için onlara para ve adam veriyor. Bu durum
Pedro ParamoJuan Rulfo · Doğan Kitap · 20192,280 okunma