Sokak kırmızının, mavinin, yeşilin akla gelen bütün çeşitleri ile doluverdi. Ya sesler? Kuş cıvıltıları.. ama kuş seslerini bildiğimizi hiç sanmıyorum; onlar yitirilmiş çağların ormanlarında ve bahçelerinde kaldı. Belki.. o da umulmadık mutluluklarımızda, bin yılda bir, rüyalarımızda işitiyor.. şafakla birlikte unutup gidiyoruz.
Hüzündür bu kafamı bulandıran, bungunlaştıran, ne diyeceğimi unutturan, sözü darmadağın eden: Sormak istiyordum hepinize; kuş cıvıltıları, acaba, bu kadar canlı, bu kadar neşeli midir? Ve insan hüznün bu kadar ağdalısını bir başka şey için duyabilir mi? Kurt elmaya ne zaman düşer, bilir misiniz? Bu canlılıklar, bu neşeler nereye gidecek, bu sesler, bu kõrpecik sesler ne olacak, bu eşit görünen başlangıçlar hangi yollara, hangi sonuçlar için ayrılacak? Açıların kenarları niçin gitgide birbirlerinden uzaklaşır?
Hüzündür bu işte kafamı bulandıran, bungunlaştıran.. ne diyeceğimi unutturan, sözü darmadağın eden. İlkokul, her günkü gibi, dağılmıştı. Ama bu gün aynı renkler, aynı sesler, ilk olarak hüznü ağdalaştırıyordu içimde: Başka bir duygu değil, hüzün, yalnız hüzün. Hey koca sersemler; dramı, trajediyi, destanı daha ne vakte kadar, duyguları odunlaşmış kadınlarla erkeklerde arayacaksınız? O yedi, sekiz yaşlarındaki aşk aldanışlarınızı, sevgi yoklamalarınızı, dostluk umutlarınızı.. ve ilk aldanışları, ilk umut kırgınlıklarını, ilk kalleşlikleri ve anlaşılmayışlarla yanlış anlaşılmaları nasıl, nasıl, evet nasıl unutur gidersiniz? Nerede bıraktınız onları, koca budalalar?