Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum. Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer aldığını hissediyordum.
Üzerindeki yoğun ilgiyi hak eden, güzel bir roman. Sabahattin Ali’nin ruhunun derinliklerinden çıkarıp sayfalara işlediği aşkın ve tutkunun resmi Madonna ile hayat bulmuş. Hayat buldu derken anlatımdaki gerçeklik olgusu tüm yaşanan duyguların sizi sarmasına sebebiyet verir ve sanki yanı başınızda yaşanır gibi etkilenirsiniz.
Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini okuyunca, yurtdışında Almanya’da yaşadığı vakitlerin ve Türkiye’de yaşamı boyunca maruz kaldığı baskı ve olumsuzluklarını romanda hissetmek kaçınılmaz olur. Raif Bey’in silik karakteri; baskılar ile belirli bir kalıba sokulmak istenen, işkence gören, kaçmak zorunda kalan bir kişinin kendini anlatımıydı belki. Ve sonra da ‘Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!’ der.
Rousseau, tutkuyu ‘İnsanın içinde bulunduğu, duyduğu en iyi ruhsal durum’ olarak tanımlar, Raif ve Maria arasındaki tutku ise bu ruhsal durumun artık fiziksel hal almış bir boyutudur. İlişkilerdeki kadın-erkek ayırımını sorgularlar, mutlak aşkın eteklerinde gezerlerken. Ayrıca romanın sonuna doğru ön yargıların, gerçeklerin üzerine ölü toprağını nasıl attığına da şahit oluruz.
Roman’ın son yıllarda ayda 10-15bin basımının gerçekleşmesi ise bence düşündürücüdür. Roman’ın edebi ağırlığının yanında bazı özlemlerin de yansıması olduğunun kanaatindeyim. Öylesine yoğun bir aşk hikayesini; günümüzde eşine rastlanmayacak güzellikte, nesli tükenmiş bir duygusal varlık olarak gördüm. İlişkilerin iki baş parmak kabiliyeti ile sanal mecrada başladığı, samimiyetsiz, yakışıksız, yalanlarla dolu sahte dünyasında insanların; geçmişte yaşanan saf, temiz ve her şeyden öte ‘gerçek’ aşklara duyulan özlemi alevlendirdiğini düşündüm. Gündelik yaşamında konuşmasında 300 kelimeye