Bu anlatı, insanın hayatla kurduğu bağın inceldiği yerde başlıyor. Bir işten ötekine geçişler, günü kurtarmaya dönük küçük kararlar, yarım kalan planlar ve ertelenen her şey, yalnızca bir “düzensizlik” tablosu değil, daha çok dünyaya karşı mesafeli bir duruşun gündelik karşılığı gibi okunuyor. Okur, büyük bir hedefe yürüyen bir kahraman yerine, hayatın yükünü omzunda taşımaktan çok onu sırtından atmanın yollarını arayan bir bilinçle karşılaşıyor. Bu da metne, alışıldık “başarı” anlatılarının dışında, daha dürüst ve daha çıplak bir yaşam hissi veriyor.
Bu noktada Camus’nün Yabancı’sıyla akrabalık hissi belirginleşiyor. İki metnin ortak damarı, toplumsal senaryoya uyum gösterme zorunluluğuna duyulan isteksizlik. Her iki anlatıda da karakter, dış dünyanın kendisinden beklediği ritme içtenlikle katılmıyor. İş, düzen, makul hedefler, doğru davranışlar ve doğru duygular gibi kalıplar arka planda sürekli dayatılırken, anlatıcı bu kalıplara ya kayıtsız ya da mesafeli kalıyor. Bu mesafe, okurda yabancılaşma duygusunu büyütüyor ve karakterin varlığını bir çeşit “dışarıdan izleme” hâline dönüştürüyor. Sanki hayatın içinde yer alıyor ama hayatın dilini konuşmayı kendine borçlu hissetmiyor.
Anlatımın sadeliği de bu benzerliği güçlendiriyor. Büyük açıklamalar, duyguyu büyütme çabası ya da okuru yönlendiren cümleler yerine, olan biten şeyler kendi ağırlığıyla duruyor. Cümleler çoğu zaman kısa, doğrudan ve süssüz. Bu tavır, okuru rahatlatmıyor; tam tersine, hayatın gündelik ayrıntılarının içinden daha geniş bir boşluk duygusu çıkarıyor. Yabancı’daki o serin mesafe burada başka bir biçimde yankılanıyor. Burada mesafe, ahlaki bir tartışma kurmaktan çok, hayatta kalmanın pratikleriyle iç içe. İşten kaçış, içki, geçici ilişkiler ve sürekli hareket hali, bir yandan yaşama tutunmanın