rototo199

@rototo199·
·
sabitlendi
Hastalığımın başka bir etkisi daha oldu. Bunu her şeyi olduğu gibi kabul etmek diye özetleyebilirim. Olan bir şeye, öznel karşı çıkmalar olmadan, koşullandırmalardan arınarak “evet” demeyi, var olmanın koşullarını ve kendi yapımı gördüğüm ve anladığım gibi kabul etmeyi öğrendim. Hastalığımın ilk günlerinde, tutumumun yanlış olduğunu ve başıma gelenlerden kendimin sorumlu olduğunu düşünüyordum. Oysa kişileşme yolundaysanız ve kendi yaşantınızı sürüyorsanız, hataları hesaba katmanız gerekir. Yaşam, onlar olmadan tam bir yaşam olmaz. Hiçbir şeyin bir an bile garantisi yoktur. Her an hataya düşebilir ya da ölümcül bir tehlikeyle karşılaşabiliriz. Güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. O zaman da zaten hiçbir şey olmamaya başlar. En azından, doğru şeyler olmamaya başlar. Güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır. Hastalığımdan sonra, insanın kendi kaderini onaylamasının önemini anlayabildim. Ancak bu yolla, anlaşılmaz olaylarla karşılaştığında yıkılmayan, gerçeklere dayanabilen ve dünyayla ve kaderle başa çıkabilen bir ego oluşturabiliriz. Böyle bir durumda, yenilgi aynı zamanda zafer olur. İnsanın yaşadığı süreç yaşamın ve zamanın akıntısına kapılmadığı için ne içsel ne de dışsal bir zarar görür. Bunu sağlayabilmenin yolu, kaderin işine burnumuzu fazla sokmamaktır. Ayrıca, insanın içinden geçen düşünceleri kendi gerçeği olarak alması ve onların akışını engellememesi gerektiğini de anladım. Kuşkusuz, bu düşünceler ya doğru ya da yanlış sınıfına girerler ama bunlar insanı bağlamaz ve ikincildir, çünkü düşüncelerin varoluşu öznel değerlendirmelerimizden çok daha önemlidir. Ama değerlendirmelerimizi de bastırmaya kalkmamamız gerekir çünkü onlar da bütünlüğümüzün var olan bir parçasıdırlar.
Reklam
Anti-semitizmin, daha dogrusu Yahudiler'e yönelik pogromların iki büyük tarihi var; birincisi, Birinci Haçlı Seferi'ydi. Haçlı Seferi, kutsal yerleri ve bu arada Kudüs'ü, Müslümanlar kadar Yahudiler'den de kurtarmayı hedef alıyordu; bu, savaş ve kan dökmek demekti. Haçlılann toplandıklan yerlerde Müslümanlar yoktu ama Yahudiler yaşıyordu, Kutsal Topraklan kurtarmaya oradan başlamada sakınca görmediler. ikincisi ise, Kara Ölüm yıllandır; insanlar bu büyük kırıma bir neden anyorlardı; görece olarak hep zengin Yahudileri bulmakta güçlük çekmediler. Büyük çoğunluk, bu büyük kırımı, Yahudiler'in, Hıristiyanlığı yeryüzünden kazımak için kuyulan zehirlemelerine ve veba mikrobunu yaymalanna bağlıyordu; Tuchman, Yahudi katliamının ilk kez 1 348 ilkbahannda başladığım, Narbonne'da Yahudiler'in evlerinden çıkanlıp yakıldığını kaydetmektedir. Bir yıl sonrasında, Basel'de birkaç yüz Yahudi , evlerinden alınıp nehirdeki küçük bir adada, özel olarak yapılmış ahşap bir eve yığılıyor ve yakılıyordu; bu massacre'lann arkası kesilmemiştir. Demek, büyük salgım incelemekle, XX. Yüzyılda Nazi katliamlannın, pek bilinmeyen ancak aynı ölçüde acımasız ve yaygın uygulamalann, XIV. Yüzyılda da gerçekleşmiş olduğunu tespit edebiliyoruz; bu nedenle, özellikle Yahudi tarihine aşina olanlar için, iki yüzyıl arasında paralellik kurmak zor olmamaktadır. Yalnız, Yahudi tarihinin okunması ilk işaretleri sağlasa da, "Orta Çag'a Dönüş" hipotezini , tek başına katliamlara baglayamayız ve baglamıyoruz
"ölümü demokratize etmek" yollu bir kavram icat edebilirsek, bunu , vebanın gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz, asilleri, zenginleri, din adamlarını ve piskoposları hiç kayırmadı. Bu sonuncu kategorinin bir kısmı korunuyordu, yalnız yıllardır kendilerini Tanrı'nın seçkin hizmetkarları olarak tanıtmışlardı ve salgını, işlenmiş günahlara karşı Tanrı'nın ilahi bir cezası olarak gösterenler çoğunluktaydı; hastaların yardımına koştuklarında Tanrı'nın bunları koruyacağı ve dolayısıyla vebanın bulaşmayacağını göstermeleri gerekiyordu, dine güven böyle sağlanabilirdi, böyle yaptılar, hepsi öldüler.
İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığıyla temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna kendiniz karar verin.
Ömrü boyunca Lafitte şarabından anlamasıyla övünüp duran bir adam tanırdım. Bunu eşsiz bir erdem sayıyor, kendi hakkında en ufak bir şüphe duymuyordu. Ölürken yalnız iç huzuru duymamış, zafer kazanmışların o engin saadetini de tatmıştı ve bunda yerden göğe kadar haklıydı. Öyleyse ben de tembel bir obur olmayı kendime iş diye seçebilirdim; ama öyle sıradan bir tembel obur değil de, şu bütün güzel, yüksek şeylere ilgi duyan tembel oburlardan olurdum. Ne dersiniz? Ben bunu öteden beri hayal etmişimdir. Bu "güzel ve yüksek şeyler" kırk yaşımda bana hayli sıkıntı verdi; yaşım kırkı bulduğu için elbet, halbuki o sıralar, ah, o sıralar bambaşka olabilirdi! O zaman çabucak güzel bir iş de edinirdim: Bütün o güzel, yüksek şeyler şerefine içmek. Kadehime önce bir damla gözyaşı akıtıp, sonra o güzel ve yüksek şeyler şerefine içme fırsatlarını asla kaçırmazdım. Dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum. Alabildiğine sulu gözlü olurdum. Diyelim ki bir ressam, Ghe ayarında bir tablo yapmıştır; derhal ressamın sağlığına içerdim, çünkü bütün güzel ve yüksek şeyleri severim. Bir yazar "Nasıl arzu edersiniz?" diye bir makale mi yazdı, hemen "nasıl arzu edersiniz"in şerefine kadeh kaldırırdım, çünkü "güzel ve yüksek" her şeyi severim ben. Bütün bunlara karşılık, bana saygı gösterilmesini ister, saymayanın da yakasını bırakmazdım. Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, "Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!" derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar.
Reklam