İmam Gazzâlî şu sözlerle ifade eder:
"İnsanın ruhu, kalbi ve davranışları arasında tabiî bir denge vardır. İdeal olan ile reel alan, mülk âlemi ile meleküt âlemi yani fenomen alan ile ilahi alan arasında yakın bir ilişki var-dır. Aynı yakın ilişki insan vücudunun organları (cevarih) ile insan kalbinin durumu arasında da söz konusudur. Kal-bin hâli, fiziksel varlığın dış etkenlerinden derin bir şekilde etkilenir. Kalp ve vücudun organlarının ilişkisi interaktiftir. Kalp nasıl davranışları belirliyorsa davranışların belli bir di-siplin içinde terbiyesi de kalbi değiştirir. Bu da ancak sünne-te ittibâ ile mümkündür."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
(Rönesans)tan sonra kendisine göre bir muvazeneye eren ve 19. Asır makine keşiflerinin arkasından bu muvazeneyi yitiren ihtiyar Avrupa bir yanda... Onun doğusunda kafasıyle (materyalist) ruhuyle (mistik) Rusya; batısında da kafasıyle (anti materyalist), fakat hayatıyle (materyalist) Amerika... Yani, ikisi de birbirinin zıddı halinde, birbirinin aynı iki âlem... Ve işte hıristiyanlık menbâlı (Greko – Lâtin) dünyasının korkunç ruh muvazenesizliği!..
Batı âlemi bu hali yaşarken, biz tek-çift oynar gibi taraflar arasında ayak değiştirmeye bakıyoruz. Böylece hiçbir taraftan olamıyor; ve kendimizden olmadığımız için de en acıklı devri yaşıyoruz.
Muvazene devrimizden sonra, üç devrimiz var:
1-Tanzimata kadar gelen bozgun ve çürüme devrimiz...
2-Tanzimattan Meşrutiyete, hattâ Cumhuriyete kadar taklit ve özeniş devrimiz...
3 - Cumhuriyetten bugüne kadar ana ruh kökünü büsbütün kurutma devrimiz...
Bu üç devrimiz ve bu üç devrin de bu son kısmında ilk tezahür, göze görünen geniş tezahür, ruh muvazenesinin her ân bozula bozula nihayet bugün iflâs haline gelmiş olmasından ibarettir.
Kaptan Efendimiz masanın üzerinden kalın bir kitap aldı. Bu kitabı daha önce okuyup beğenmemiş
olmalı ki, sanki saçmalıklarla doluymuş gibi sayfalarını bakmadan çevirdi. Sonunda gözü bir yere
takıldı ve "Bak şunu da dinle,
" dedi.
"Bu risalede, ruhun bedendeki yerinin öd kesesi olduğu yazıyor.
Anlatıldığına göre Azrail bir ölümlünün yanına gelip onun ödünü patlatarak ruhunu kabzedermiş. Ne
kadar saçma!"
Kaptan Efendimiz elinde sanki taş parçası gibi değersiz bir şey varmış gibi bu kitabı masanın
üzerine fırlattı. Yerinden doğrulup dolabın üst raflarından birinden ince bir kitap aldı. Kıvırıp daha
önceden işaretlediği bir sayfayı açarak,
"İşte bu kitap meşhur filozof Fisagor'un müritlerinden biri
tarafından yazılmış,
" dedi.
"Ruhun bir ahenk olduğunu ileri sürüyor. Bir de bu kitabı tercüme eden
kişinin yazdığı yoruma bak: İnsanı yaratan Tanrı ona ruh üflemiş. Ama ney üfleyenlerdeki gibi bu
üfürüğün bir sesi de varmış. Bu ses de muhayyer ile sünbüle arasında meçhul bir sesmiş. Anlattığına
göre ruh bir nağme imiş, öyle ki bu nağme segâh ile bûselik arasındaki bir sesle bitiyormuş. İlginç!
İstersen şimdi çârgâh, gerdaniye, hüseynî, muhayyer gibi isimleri bir kenara bırakıp batıya doğru bir
rota çizelim.
"
Efendimiz Diyavol Paşa masanın üstündeki kâğıtlardan birini alıp Süleyman'a gösterdi. Kâğıtta
Frenk harfleriyle şunlar yazılıydı:
"Ut queant laxis
Resonare fibris
Mira gestorum
Famuli tuorum
Solve polluti
Labii reatum
Sancte Iohannes"