Geçip giden bizleriz, zamanın bi yere gittiği yok. Bizim geçmiş dediğimiz şey, birbirimizin yanından geçip gitmemiz gibi tıpkı.
Geçtik gittik de kayıp mı olduk sanki? Yoo. Orda bi yerde hala geçip duruyoruz birbirimizin yanından, ses gibi çınlayıp duruyoruz, görüntü gibi titreşip duruyoruz, anlıyo musun Tayfun? Diyelim öldük. Yani yok olduk. Öyleyse rüya dediğin o yerde nasıl oluyo da bizi taptaze görmeye devam edebiliyo insanlar? Söyleyeyim mi nasıl? Aslında yaşamaya devam ediyoruz da ondan.
Tarihimiz boyunca, biz Japonlar intihara her zaman saygı duyduk. İntihar bizim için hayatlarımıza anlam ve biçim veren ve hayatlarımızı sonsuza dek onurlandıran güzel bir eylemdir. Duygularımızı en canlı ve en gerçekçi biçimde yaşamamızı sağlayan yoldur. Binlerce yıldan beri süregelen bir geleneğimizdir.
Çünkü gördüğünüz gibi capcanlı hissetmek kolaylıkla edinilebilecek bir deneyim değildir. Bir ağırlığı ve şekli olmasına rağmen hayat bir yanilsamadan ibarettir. Bizim canlılığımızın gerçek bir çizgisi ya da sınırı yoktur. O nedenle biz Japonlar, hayatlarımızın gerçek olmadığını hissettiğimiz söyleriz. Tıpkı bir rüya gibi...
Depersonalizasyon ile ilgili en iyi açıklamalardan birini Alman psikoanalist Paul Schilder Berlin'de 1928'de şöyle yapmıştır:"Depersonalizasyon yaşayan kişiler için dünya garip, olağan dışı, yabancı, rüya gibi bir yerdir. Nesneler bazı zamanlarda garip bir şekilde küçülmüş, bazı zamanlarda da dümdüz görünür. Sesler uzaklardan geliyor gibidir... Aynı şekilde duygular da dikkat çekici değişimler geçirir. Hastalar ne acı ne de keyif yaşayamadıklarından yakınır... Kendilerine yabancılaşmışlardır."
"Onların asıl sevdiği, gençliğe özgü neşeydi, okul günleriydi, önlerinde uzanan o heyecan dolu yaşama atılmak için duydukları sabırsızlıktı. Gerçekte, belli bir kişiye âşık değillerdi. Söylemek istediğim, Sergey de sizin gençliğinizin rüya gibi bir döneminin parçasıymış. Sırf bundan dolayı, ona sevgi aşılıyorsunuz. Yani ona aşkı yakıştıran sizsiniz."
İnsan hayatına anlam verecek ve evrende kendine bir yer edinmesini sağlayacak duygu ve düşüncelere ihtiyaç duyar. Bir anlamı olmalıdır yaşamanın, varoluşun, gündüzün ve gecenin deviniminin. Ancak böyle katlanılır en dayanılmaz acıya, ölüme, çaresiz kalınan anlara...