MEAL HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ ALMAK İSTEYENLERE
Takdim
Hakīkatler ve hikmetler menbaı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ni‘metini, bizlere ihsân eden ve bizi Kur’ân hizmeti ile şerefyâb eden Mütekellim-i Ezelî, Rabbimiz, Hâlıkımız, Cenâb-ı Vâhibü’l Atâyâ Hazretlerine, nâzil oluşundan kıyâmete kadar okunacak ve yazılacak olan Kur’ân kelimelerinden ve harflerinden hâsıl olan sevablar adedince hamd ü senâlar olsun.

Bütün hâlleri, sözleri ve tavırları ile Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük mu‘cizesi ve o hutbe-i ezeliyenin en parlak mazharı olan, peygamberler reîsi, evliyâlar seyyidi Hazret-i Fahr-ı Âlem Muhammed Mustafâ (asm)’a, hem sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına, hem âl ü ashâbına ve umum sâlih kullara salât ü selâmlar olsun.

Peygamberimizin da‘vâ-yı nübüvvetinin en büyük delîli olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın kelâmı olmakla, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Hem o semâvî kitab, belâğat, i‘câz ve îcâzıyla, herbir âyeti arasında kuvvetli irtibatlar bulunan ve âyetleri birbirini tefsîr eden, böylece bölünmesi mümkün olmayan bir “kelime-i vâhide” hükmünde mukaddes bir kütübhânedir.

Bu husûsiyeti i‘tibâriyledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in en iyi müfessiri, yine Kur’ân’dır. Onun gāye ve maksadlarını, ondan sonra bize en iyi öğretecek olan, pek çok âyâtın sarâhatiyle ifâde edildiği gibi, teblîğ ile birlikte tebyîn vazîfesiyle de muvazzaf olan ve vahyi bizzat telakkī eden Resûl-i Ekrem (asm)’dır. O zat (asm)’ın beyânı, bütün tefsirlerin aslı ve esâsıdır ki Kur’ân’ın ma‘nâ ve hakīkatlerini, ümmetine hâl ve kāl lisânıyla teblîğ etmiştir.

Fahr-ı Âlem (asm)’ın dâr-ı bekāya irtihâllerinden sonra, gerek sahâbe-i kirâm ve selef-i sâlihîn (radıyallâhu anhüm ecmaîn), gerekse arkalarından gelen nice güzîde insanlar, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ve sünnet-i seniyenin rûhuna muvâfık bir hassâsiyetle Allah kelâmındaki marzıyât-ı İlâhiyeyi anlamak ve başkalarına da anlatmak gāyesiyle, tefsir faâliyetlerinde bulundular.

Bütün bu nûrânî ve samîmî gayretler, Kur’ân hakīkatlerinin daha kolay anlaşılmasına hizmet etti. İslâmiyet’in cihanşümûl hüviyetiyle, Arab olmayan ve Arabca da bilmeyen insanların fevc fevc bu Hak Dîne dehâletleri netîcesinde, onların da Kur’ân’dan istifâde etmeleri ihtiyâcı ve böylece bu tefsirlerin sâir dillere çevrilmesi zarûreti hâsıl oldu. Binlerce cildlik eserler, bu maslahatla muhtelif lisanlara tercüme edildi ve istifâde umûmîleşti.

Bu tercüme zarûretine ve bu hizmetin güzelliğine rağmen, üzerinde hemfikir olunan hakīkat şudur: Bir eserin başka bir dile çevrilmesi essında, o kelâmın, o metnin ma‘nâsını diğer bir lisanda aynı hacimde kalarak dengi bir ta‘bir ile aynen ifâde etmek zordur. Bu hâl bilhassa, ilmî ve edebî metinlerde iyice müşkillik arz eder.

Hattâ öyle metinler vardır ki, onun ifâdesindeki inceliğin, nüktelerin, vurguların kendi lisânındaki zenginliğiyle tercüme edilmesi pek mümkün değildir. O metin o hâliyle, sanki sâdece o lisâna has gibidir. Böyle ibârelerin diğer lisanlara çevrilmesi, artık birebir kelimelerle değil, daha uzun ve geniş veya daha farklı ifâdelerle tahlîl edilerek ancak yapılabilir ki, buna da uzunluğuna ve mâhiyetine göre artık tercüme değil, tefsir veya meâl denilmektedir.

Bilhassa îcâz ta‘bîr edilen, az sözle çok ma‘nâları ifâde eden; ve i‘câz denilen, beyânı ile dinleyenleri mest ederek taklîdinde âciz bırakan; ve herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde ve sükûnunda nihâyetsiz hikmetler bulunan; ve mübârek müdakkik nazarların ictihadlarına huccet olacak incelikler taşıyan; ve en mükemmel dînin esâsâtını vaz‘ eden Kur’ân’ın birebir hakīkī tercümesinin yapılması-nın mümkün olmadığı ve olamayacağı ise âşikârdır.

Bununla berâber, dînî hükümlerin mukaddes mahfazaları olan lâfızlarının yerine hiçbir şey ikāme edilemez, yerlerini tutamaz, vazîfelerini göremez. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın cihandeğer üslûb-ı âlîsinin yerini, kâinâttaki hiçbir ta‘bîrât dolduramaz.

Hakīkatte tercüme denilen şeyler ise, her ne kadar tercüme hassâsiyetiyle, olabildiğince metne bağlı kalarak yapılmaya çalışılsa da, bu noktada artık gāyet “muhtasar, nâkıs birer meâl” hükmündedir. Çünki, âyetlerin ma‘nâlarını biraz noksanı ile ifâde etmek ve tefsirlerde beyân olunan nice hârika nazarların serd edildiği ihtimâllerden zarûreten sâdece bir ihtimâli tercîh etmek, o metnin aynen tercümesi demek değildir.

Zîrâ Kelâmullah’ın ma‘nâsını ifâde ederken, beşer sun‘unun ve dahlinin olduğu her yerde, velev ki bu ifâde, yüzlerce cildlik bir tefsîr ile olsun, netîcede orada ‘bize göre’ kaydıyla bir hasr, bir tahsis ve o âyetin pek çok vücûhundan tek bir vechini tercih var demektir.

Bu böyle olduğu hâlde, nisbî bir istifâdenin ötesinde, meâlin Kur’ân ile denk olduğu fikrine kapılarak, o hakīkatleri geniş olarak açıklayan tefsirleri ihmâl etmek, hem münhasıran meâl ta‘lîm etmenin, “Kur’ân’ı ve dolayısıyla murâd-ı İlâhîyi gerçek vechiyle anlamak ve ondan şer‘î hüküm çıkarmak için kâfî olduğu” iddiâsında bulunmak, doğru bir düşünce değildir.

Hem ecdâdımızdan böyle bir hizmeti, hakkını vererek yapabilecek olan dirâyet sâhibi nice ehl-i ilim, bu mevzu‘da asırlardır sırf bu endişe ile hassâsiyet göstermişlerdir.

İşte mezkûr fâsid telakkī netîcesindedir ki Kur’ân, lâfzı ve ma‘nâsı ile mu‘cize olduğu hâlde, “Türkçe Kur’ân” veya “Kur’ân’ın Türkçesi” gibi yanlış ta‘bîrâtı ehl-i îman bilmeyerek kullanıyorlar.

Hâlbuki meâl metni, sû’-i niyet ve menfî bir kasıd ile yâhut gaflet ile mütâlâa edildiği vakit mahzurlu iken, Kur’ân metninin aslını ve onun tefsirlerinin yerini tutamayacağı bilindiği ve böyle kabûl edildiği takdirde, faydasının pek ziyâde olacağı ise muhakkaktır. Zîrâ o ezelî kelâmın mukaddes ma‘nâlarını insanların anlayışına bir derece yaklaştırmak, ulvî hakīkatlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, hergün okunan ve dinlenen Kur’ân âyetlerinin ma‘nâlarını, çok muhtasar, çok kısa da olsa anlamaya çalışmak elbette güzeldir.

İnsanlık, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine her asırda muhtaçtır. Ancak, Kur’ân’ın etrâfındaki surların yıkılıp artık i‘câzının kendisine çelik bir zırh olarak kaldığı ve âhir zaman fitnelerinin sağanak hâlinde ehl-i îmâna hücûm ettiği, hem îmânı muhâfaza etmenin kor ateşi elde tutmak gibi zor ve müşkil bir hâle geldiği, bid‘a ve dalâletlerin şahsî ve ictimâî hayâtı istîlâ ettiği felâket ve helâket asrının bîçâre ve mütehayyir insanları, onun sönmez nûruna daha ziyâde muhtaçtırlar.

İşte böyle bir zamanda, her cihetten ve görülmemiş müfsid vâsıtalarla Kur’ân’a ve îmâna hücûm edildiği bir hengâmede; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya isbât edeceğim!” deyip Kur’ân’ı müdâfaa nâmına cihâna meydan okuyan, maddî ma‘nevî her türlü zorluklara göğüs gererek, Kur’ân ve îman hakīkatlerinin muhâfazası ve gönüllere nakşolunması, hem sünnet-i seniyenin ihyâsı için cansiperâne nûrânî bir hizmetle küfrün temel taşlarını zîr ü zeber eden, en mütemerrid ve muannid Kur’ân düşmanlarını ilzâm edip susturan ve Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu kat‘î bir sûrette isbât edip hak Kelâmullah olduğunu kör gözlere dahi gösteren, çilekeş Kur’ân dellâlı Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin beyân ettiği şekilde; asır marîzdir, ümmet ma‘nen hastadır ve millet de dehşetli rahnelerden mutazarrır ve illetlidir; reçete ise, İttibâ-ı Kur’ân’dan başka bir şey değildir.

İşte bu hâlis ve nûrânî gāyeye ma‘tuf olmak üzere, Bedîüzzaman Hazretleri, hem Kur’ân hattının muhâfazasına hizmet etmek; hem Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâlarında, hakīkatlerinde ve işâretlerinde olduğu gibi, lâfızlarında ve harflerinde dahi çok sırlar ve meziyetler bulunduğuna bir zemin ihzâr etmek ve nazar-ı dikkati Kur’ân’ın hattına çevirip, hakīkatlerine ehemmiyetle baktırmak; hem de, Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, irşâdıyla, ilhâmıyla, feyziyle ve yalnız onun ta‘lîmiyle ve imlâsıyla yazılan Risâle-i Nûr’u, asıl menbaı olan Kur’ân’a rabtedip; ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini, ve neyin bürhanları olduklarını, onların meziyetleri nereden geldiklerini göstermek için yeni bir tarz ile Mushaf-ı Şerîf’i yazdırıp hâşiyelerinde, âyetlerin hakīkatlerinin hangi risâlelerde beyân edildiğini şifre nev‘inden rakamlarla işâret etmek, âdetâ hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyânı yazmak ve o Sözler katrelerini (Risâle-i Nûr’u) o denize dökmek azminde ve niyetinde olduğunu yaklaşık yetmiş sene önce ifâde ediyor. (Rumuzât-ı Semâniye, 8)

Selef-i Sâlihîn’in, âyetlerin asıllarına herhangi bir şey karışmasın diye Kur’ân sahîfelerine hâşiyelerle îzahlar düşülmesindeki ictinâbından korktuğunu, fakat daha sonra gelen müteahhirîn ulemâsının buna fetvâ verdiğini yine Rumûzât-ı Semâniye adındaki eserinde beyân eden Bedîüzzaman Hazretleri bu niyetlerini: “Eğer reyiniz inzımâm ederse, Kur’ân’ın i‘câz-ı zâhir ve ma‘nevîsine medar bazı işâretlerle, hâşiyesinde hangi risâlede îzah ve isbât edildiğine işâret olunacaktır” diyerek, bu hizmeti bir nevi‘ zımnî muvâfakatle, içlerinde mühim âlimler de bulunan talebelerinin meşveretine havâle etmiştir.

İşte, “Kur’ân-ı Kerîm ve Karşılıllı Meâli” nâmıyla takdîm ettiğimiz bu çalışma, milletimizin îmânının selâmeti için yegâne yol olan Kur’ân’la merbûtiyetin te’sîsi gāyesiyle, yirminci asırda her cihetten Kur’ân’a hizmeti müsellem, nâdire-i zaman bir şahsiyetin, yetmiş sene önce niyet ettiği, fakat ömrü vefâ etmediği bu hizmeti, onun vasiyeti telakkī edip, îfâsını kendilerine gāye edinen ve onun bu asra damgasını vuran rahle-i tedrîsinde yetişen talebelerinin, üstadları gibi sırf Allah rızâsını esas tutmaya çalışarak, yine ondan aldıkları ders ile, feyiz ile yapmaya himmet ettikleri mütevâzi‘ bir gayrettir.

Neşriyâtımızın bünyesinde bulunan İlmî Araştırma Merkezi nezâretinde on yıla yakın süren bu çalışma, gerek yurt içindeki muhtelif İlâhiyât Fakültelerinden ve şark medreselerinden, gerekse yurt dışındaki Câmi‘ü’l-Ezher gibi dînî eğitim veren üniver-sitelerden ve medreselerden me’zun olan on kişilik bir hey’et tarafından yapıldı.

İstişâre esas tutularak, hey’et hâlinde hazırlanan bu nihâî metin, son olarak ilâhiyât, edebiyat, târih, psikoloji, pedagoji, eğitim, mühendislik, teknik eğitim, tıb, iktisad, hukuk, siyasal, güzel san‘atlar gibi çok farklı meslek ve ihtisaslara sâhib, ricâlen nisâen oldukça kalabalık bir hey’etin baştan sona ciddî tedkik ve iştirâkiyle, görüşlerinden istifâde edilerek bir yıla yakın bir süre içinde redakte edildi.

Bu samîmî çalışmamızın her safhasında her ne kadar Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın izzetine ve kudsiyetine yakışır bir tavr-ı hürmet ile a‘zamî bir ihtimam ve hassâsiyet gösterilmişse de, taksîrâttan ve noksanlıklardan hâlî olmadığımızdan, sehivlerimiz olmuşsa, bunların hüsn-i niyetimize hamledilerek tashih ve ikmâl edilmesine vesîle olmak üzere tarafımıza bildirilmesini bütün mü’min kardeşlerimizden ricâ ederken; tevbeleri kabûl eden, hatâları affeden, hem hîbe ve atiyyesi vâsi‘ olan, dilediği kullarının seyyiâtlarını dahi hasenâta çeviren Rabbimizden, tazarru‘ ve niyâzımız odur ki; hatâlarımızı affedip bizleri rızâsına mazhar eylesin! Hem kendisine sonsuz hürmet ve meveddetle bağlandığımız Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Fahr-ı Âlem ve Resûl-i Kibriyâ Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri bu hizmetimizden rûhen hoşnûd olsun!

Böyle bir hizmeti bizlere nasîb eylediği ve şu mihnet ve kürbet asrında bizleri kendi hâlimizde başıboş bırakmayıp, Kur’ân’ının nûrundan mahrûm etmediği için Rahmanü’r-Rahîm olan Hakk Teâlâ Hazretlerine nâmütenâhî medyûn u müteşekkiriz ve hâmidiz.

Kelâmullâh’ın anlaşılmasına müteveccih hizmetlerdeki şerâfet ve muvaffakıyet, ancak o mâide-i semâviye’nin misilsiz feyzindendir, hem o Furkān’a hizmetkâr kabûl edilip, hak bir da‘vâda istihdâm edilmenin alâmeti ise, ancak ihsân-ı İlâhî, kabûl-i Rabbânî mazharı olarak o hizmette muvaffak kılınmak olabilir, diye telakkī ediyoruz.

Rabbimiz, Hâlıkımız olan Cenâb-ı Hakk’dan niyâzımız odur ki; aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandırsın! Nefsimizi Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eylesin! Hem bizleri o nûr ile yaşatsın, o nûr ile huzûruna alsın! Âmîn.

Biz, Hakk Teâlâ’nın Mecîd Kur’ân’ına hizmetkârlık ihsânını ve lütfunu, münhasıran O’nun ikrâm, ihsan ve inâyeti bildik, öyle kabûl ettik ve yine O’nun kudretine istinâd ederek gayret ettik. Te’sir, terğib ve tevfik ise ancak Müfettihü’l-Ebvâb olan Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ Hazretleri’ndendir.

Mukaddeme
Bütün semâvât ve arzın yaratıcısı nâmına bir hitâb olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, her asra ve her tabaka insana en lüzumlu ihtiyaçlarını ve hisselerini eşsiz bir üslûb ile veren; anlayış ve zekâca muhtelif binler tabakalara feyzini dağıtıp, nûrunu neşreden ve mil-yonlar akılların tefekkür ettiği, dillerin tilâvet ettiği, kulakların dinlediği bir kitab olduğu hâlde, gençliğin-den zerre mikdar kaybetmeyerek, sanki yeni nâzil olmuşcasına taptâze kalan umûmî bir muallim ve hâs bir mürşiddir.

Beşeriyetin hakīkī mürşidi olan Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân’ın cihanşümûl bir hüviyet arz etmesinden ve âlem-i İslâm’da, muhtelif lisanlarla konuşan pek çok kavim ve milletlerin mevcûdiyetinden dolayı, ‘Rabbimiz bizden ne istiyor, hem marziyâtı nedir?’ diyen mü’minlere, Kur’ân hakīkatleri asırlardır, tenzîl buyurulduğu Arabca’nın hâricindeki lisanlarda da tefsir ve meâllerle ifâde ve îzah edilegelmiştir.

Meal ve Tercüme
Meâl, lügavî olarak; bir şeyin varacağı yer ve gāye ma‘nâsında mekân ismidir. Istılâhda ise, bir sözün ma‘nâsını her cihetten değil, biraz noksanı ile, yakla-şık olarak ifâde etmeye denir.

Tercüme kelimesinin lügat ma‘nâsı ise: “Sözü, bir lisandan başka bir lisâna nakletmek” demektir. Istılâh-taki ma‘nâsı ise, bir kelâmın ma‘nâsını, diğer bir lisanda dengi bir ta‘birle aynen ifâde etmektir.

Bir tercümenin, asıl lâfzın ma‘nâsına tamâmen mutâbık ve tam bir tercüme olabilmesi için; sarâhatte (açıkça ifâde edilen yerleri, aynı açıklıkta ifâde etme-sinde), delâlette (açıkça beyân edilmediği hâlde lâfzen delâlet edilen ma‘nâları, aynı incelikle göstermesinde) muvâfık olmak zorundadır.

Kezâ, icmâlde (bir gāyeye binâen tafsîl edilmeden hulâsa olarak beyân edilen yerleri, aynı kısalıkla ifâde etmesinde), tafsilde (genişçe açıklanan yerleri aynı ge-nişlikle beyânında), umumda (bir hükmü, umûmu ilgilendiren bir şekilde beyanda), hususda (bazı hü-kümleri ise husûsî tutmada) da ifâdeler denk olmalı-dır.

Ve kezâ, ıtlakta (kimi hükümlerin başka ma‘nâlara da hamlinin mümkün olabilmesi için sınırlarını çiz-meyerek belirsiz bırakmasında), takyidde (bazı hü-kümleri ise, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde, hudûdunu kesin olarak belirlemesinde), kuv-vette (kelâmın belli ma‘nâları tek bir kalıp ile değil, aynı ma‘nâya gelen fakat farklı incelikler taşıyan birçok kelimelerle vurgulamasında), isâbette (metinde kimleri ve hangi ma‘nâları muhâtab aldığının âşikâre bilinmesinde) de dengi bir ta‘bîrle ifâde edilmelidir.

Ve yine hüsn-i edâda (maksadı ifâde eden kelime-ler tek başına bile kaldığında, o ma‘nâyı aynı güzel-likle ifâde etmesinde), üslûb-ı beyanda (kendine has olan aynı üslûbla anlatmasında), hâsılı ilimde, (kulla-nılan edebî) san‘atlarda asıldaki ifâdeye denk olması lüzûmu vardır.

Hâlbuki muhtelif lisanlar arasında oldukça fazla müşterek bağlar bulunduğu hâlde, herbirini husûsî kılan ve diğerlerinden ayıran, o lisâna mahsus birçok farklılıklar vardır. Lisânî husûsiyeti olmayan veya az olan, yalnız akla hitâb eden bazı müsbet ilim ve fen-lerle alâkalı eserlerin tercümesi rahatlıkla mümkün olsa bile, kalbe ve hissiyâta hitâb eden ve lisan cihe-tiyle edebî kıymeti hâiz, az sözle çok ma‘nâlar ifâde eden bedîî eserlerin tercümelerinde, asıl lisandaki ma‘nâ ve maksad tamâmıyla ifâde edilemediği için, muvaffakiyet pek nâdirdir.

Tercümeler, harfî (lâfzî) ve tefsîrî (ma‘nevî) olmak üzere iki kısma ayrılır. Harfî tercüme, nazmına ve tertîbine dikkat ederek, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda misli bir ta‘birle ifâde etmektir.

Tefsîrî yâhut ma‘nevî tercüme ise; nazmına ve tertîbine dikkat etmeden, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda kendi üslûbuyla ifâde etmek demektir.

Kur'ân Tercüme Edilebilir mi?
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ma‘nâsı ve hakīkat-leri mu‘cize olduğu gibi, mukaddes ma‘nâların mah-fazaları olan lâfızları dahi mu‘cizedir. Kur’ân’ın lâfızları o tarzdadır ki, herbir kelâmının, herbir keli-mesinin, herbir harfinin, hattâ bazen herbir sükûnu-nun çok vecihleri, çok hikmetleri bulunur.

Her türlü noksanlıktan münezzeh ve müberrâ ve ehl-i dalâletin bâtıl fikirlerinden mukaddes ve muallâ olan Zât-ı Akdes’in kelâmının ma‘nâlarına zarf olabi-len bir lâfzın yerini, elbette hiçbir beşerî lisan tuta-maz.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın lâfızlarının âdetâ elbise değil, ondan ayrılmayan cild mesâbesinde olması bi’l-bedâhe ve bi’z-zarûre gösteriyor ki: Belâğatıyla asır-lardır edibleri, fasih konuşanları ve hukemâyı dize getiren Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri, kābil-i tercüme değildir.

Bununla berâber, çok cihetlerle mu‘cize olan ve İlâhî kelâmın kalıbı ve sûreti olan Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi, hem garîbdir, hem acîbdir, hem mukni‘dir, hem de câmi‘dir.

Kur’ân’ın üslûbu kendine mahsustur, gerek nüzûl-den önce gerekse sonra hiçbir beşerin ifâdesine ben-zemez. O Furkān’ın öyle bir üslûbu vardır ki, ne o başkasını taklîd etmiştir, ne de başkasının onu taklîde tâkati vardır.

Kur’ân’ın üslûbunun hârikulâde câmiiyetindendir ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan Kur’ân’ın engin denizini ihtivâ eder; bir tek âyet, o sûrenin hazînesini içine alır; âyetlerin her birisi birer küçük sûre, sûrele-rin çoğu küçük birer Kur’ân hükmündedir.

Hem Kur’ân’ın ma‘nâları öyle hârika lâfızlarla ifâde edilmiştir ki, aynı anda muhtelif zaman ve mekânlarda yaşayan, ilim, irfan ve an‘aneleri çok farklı bütün insanlara hitabda ve onların idrâk seviye-lerine uygunlukta zirvededir.

O, bu hüviyetiyle ve üslûbunda hiçbir sun‘îlik ese-ri bulunmamasıyla; bil‘akis fıtrî bir selâset, akıcılık arz etmesi sebebiyle, lisânına cihanda benzerine tesâdüf edilemeyecek bir letâfet vermiş olan eşsiz belâğat sâhibi bir kitâbdır.

Hem Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi o kadar hârikulâdedir ki; ne sâdece akla, ne de sâdece kalbe ve hissiyâta hitâb eder; akıl, kalb ve hissiyâtın hepsini birden muhâtab alıp zâhirî ve bâtınî her his, duygu ve kābiliyetlerin ayrı ayrı olan ihtiyaçlarının hiçbirini ihmâl etmeden ma‘nevî gıdâlarını vererek, hepsini en münâsib bir üslûb ile doyurur.

Sıradan bir kelâmın dahi birebir tercümesi çok müşkil iken, herbir kelimesinde, harfinde, hattâ sükûnunda, herbir detayında incelikler ve hikmetler bulunan, hem bütün efrâdıyla mu‘cize olan ve en büyük dînin temel kitâbı olan, hem ayrıca lisân-ı nahvî olarak çok zengin bir muhtevâya sâhib olup munta-zam kāidelere dayanan ve bu zenginliklere müsâid bir lisanla beşere hitâb eden Kur’ân’ın tercüme edilebil-mesi imkânsızdır.

Sâir lisanların çok ince ma‘nâları ifâde etmede Arabca ile mukāyese edildikleri takdirde kifâyetsiz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Belki de kaderin cilve-si olarak insanlık târihiyle birlikte asırlardan beri ken-dini Kur’ân lisânı olmaya hazırlayan Arabca’nın bu zenginliği, Furkān-ı Hakîm’in lisân-ı Arabî ile indi-rilmiş olmasının hikmetlerinden biri olup, bu nükte, “Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arabca bir Kur’ân olarak indirdik” (12/2) ve “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arabca bir Kur’ân olarak (indirdik); umulur ki sakınırlar” (39/28) meâl-i icmâlîsindeki âyet-i kerîmelerin sarâhatiyle sâbittir.

Kur’ân’ın kırk vücûh-ı i‘câzını “Yirmi Beşinci Söz” nâmındaki eserinde câlib-i dikkat ve nev‘-i şahsı-na münhasır hârika bir üslûb ile isbât eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın camiiyetini îzâh sadedinde şöyle bir mîsâl vermektedir.

“Meselâ; elhamdülillah* bir cümle-i Kur’âniye-dir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyan kāidelerinin iktizâ ettiği şudur:

Yani: ‘Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gel-se, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâsdır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allah denilir.’

İşte ‘ne kadar hamd varsa’, ‘el-i istiğraktan (lâm-ı ta‘riften)’ çıkıyor.

‘Her kimden gelse’ kaydı ise, ‘hamd’ masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umûmiyeti ifâde eder.

Hem mef‘ûlün terkinde, yine makām-ı hitâbîde külliyet ve umûmiyeti ifâde ettiği için, ‘her kime karşı olsa’ kaydını ifâde ediyor.

‘Ezelden ebede kadar’ kaydı ise, fiilî cümlesinden, ismî cümlesine intikal kāidesi, sebat ve devâma delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifâde ediyor.

‘Hâs ve müstehak’ ma‘nâsını ‘******’ deki ‘lâm-ı cer’ ifâde ediyor. Çünki o ‘lâm’, ihtisas ve istihkak içindir.

‘Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’ kaydı ise, vücûb-ı vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı zü’l-Celal’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, ‘Lâfzullah’ sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

İşte, elhamdülillah* cümlesinin en kısa ve ülemâ-yı Ara-biyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i’câz ve kuvvetle nasıl ter-cüme edilebilir?

Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî-i Arabî’den başka bir tek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisânı-nın câmiiyetine yetişemez. Acabâ o câmi‘ ve i’câz-dârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki: Herbir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verir.(Mektûbât, 29. Mektûb, 242-243)”

Netîce olarak; ulemâ-i İslâm’ın ittifâkıyla sâbittir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın lâfızlarının üzerinde i‘câz damgası bulunması, üslûbunun ulviyet ve şümûlü ve sarf ve nahiv lisânı olan Arabca’nın câ-miiyeti sebebiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in harfî veya lâfzî tercümesi mümkün değildir, muhâldir.

Bundan dolayı Furkān-ı Hakîm’in âyetlerinin sâir lisanlardaki ifâdelerine, her ne kadar birebir metne sâ-dık kalınarak ve mümkün mertebe gerçek ma‘nâsını ifâde etmeye çalışarak yapılmış da olsa tercüme değil, temeldeki bu kifâyetsizlikten dolayı “meâl” denilmiş-tir.

Binâenaleyh, meâl ta‘bîri, “tercümenin çok altın-da, bir kelâmın başka bir lisandaki noksan ve kırık ifâdesi” ma‘nâsını yüklenmiştir. Hattâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın câmi‘ ve mukaddes lâfızlarının meâli diye takdîm edilen her ifâde, meâlin de muhta-sarı olduğu için, ancak “icmâlî, kısa ve noksan bir meâl” diye zikredilebilir.

Bu Meâl'de Dikkat Edilen Hususlar
Bu çalışmamızın her safhasında arkada takdîm etti-ğimiz mu‘teber tefsir kitablarından istifâde ettik. Bu kaynaklarda bulamadığımız hiçbir nükteyi, parantez içinde dahi olsa ifâde etmemeye ihtimam gösterdik. İ‘tikādî mes’elelerde ehl-i sünnet görüşlerini nazara vermeye, ve bu kaviller arasındaki önceliğe, hem aynı makamda daha tenzîhî bulduğumuz kavli tercîh etme-ye dikkat ettik.

Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’in değil cümle ve kelimele-rinin, herbir harfinin dahi, bir hakāik hazînesi hük-münde olduğunu, bazen bir tek harf bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verdiğini dâimâ göz önünde tutmaya ve elimizden geldiği kadar metne bağlı kalmaya, met-nin sarâhatinde olmayan bir şeyi yazmamaya, lüzumlu gördüğümüz îzahları ise parantezler içinde vermeye gayret ettik.

Ezcümle:

* Kur’ân’da geçen bütün tahkik edatlarına elden geldiği kadar dikkat edildi. Değişik endişelerle, ‘şu kadarı yeterli’ veya ‘şuna gerek yok’ gibi mülâhazalara gi-dilmedi. Murâd-ı İlâhînin tahsîs ettiği bu vurgular, artık asıl edatın ağırlığına göre, Türkçe’de karşılığı olan farklı tahkik edatları kullanılarak, metnin akıcılı-ğına da zarar verilmeden hissettirilmeye çalışıldı. Normal bir edebî metin olsaydı bu te’kid vurgularını yapmayacağımız hâlde, meâl metninde ‘Kur’ânî hiç-bir nükteyi gözardı etmeme’ ve ‘mutlakā bir hikmeti vardır’ prensibiyle, mümkün mertebe göstermeye çalıştık.

Bu sadedde Fahreddîn-i Râzî Hazretleri’nin de îzâh ettiği gibi, eşyâda aslolan onun devâm ediyor olmasıdır. Meselâ biz, ‘Zeydün muntalikun*: Zeyd gidicidir’ de-riz. Bu sözü duyan kimse bunu reddetme ihtiyâcı duyarsa, ‘Leyse zeydün müntalikan: Zeyd gidici değildir’ der. Bunun üzerine biz fikrimizde kararlı isek, ‘İnne zeyden müntalikun: Muhakkak Zeyd, gidicidir’ deriz. Karşı taraf buna da i‘tirâz edecekse, bu sefer ‘Leyse zeydün bimüntalikun: Zeyd, elbette gidici değildir’ der. Biz artık buna daha kuvvetli bir reddiyede bulunarak ‘İnnezzeyde lemüntalikun: Mu-hakkak ki Zeyd, elbette gidicidir’ deriz.(Râzî, c. 14/28, 242)

Yani her te’kid edatı, mukābilinde ısrarlı bir inkârı ve isbâtı nazara verdiğinden, makam cihetiyle bunları ihtar sadedinde gelen Kur’ânî tahkik edatlarına müm-kün mertebe riâyet etmeye çalıştık.

* Kezâ, bir metnin akıcılığına ve ma‘nâ bütün-lüğüne hizmet eden ve o metindeki kelime veya cüm-leleri şekil ve ma‘nâ cihetiyle birbirine bağlayan ta‘kīb edatlarını da, cümle başı veya kelime sonu edatları olarak aynı hassâsiyetle vurgulamaya dikkat ettik.

* İsim cümlelerindeki süreklilik ve sâbit bir se-ciye olma husûsiyeti ile fiil cümlelerindeki hudûs ve teceddüd nüktelerinin zâyi‘ olmaması için, meâl met-ninde böyle cümlelerin arasındaki farka dikkat etmeye çalıştık.

* Aynı maslahatla ism-i fâiller, bazı makamlar-da fiil-i muzârîlerle lâfız ve ma‘nâ cihetiyle benzer bir husûsiyet taşısalar bile, bu kelimelerin tahsîsindeki hikmeti nazara vermek için, isimlere fiil ma‘nâsı vermemeye, bilhassa dikkat ettik. Kur’ân metninde fiil sîgasıyla rahatlıkla ifâde edilebilecek bir ma‘nânın, isimle anlatılmış olmasındaki nükte farkını meâl met-ninde kendi ifâdelerimizle yok etmeyi doğru bulma-dık.

Bedîüzzaman Hazretleri, isim ve fiil sîgalarının arasındaki bu latîf farka şöyle işâret etmektedir: “(Mağdûb kelimesinin) istimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden, ism-i mef‘ûl olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanlarına devâm edip, tevbe ve af ile inkıta‘ et-medikleri takdirde kat‘îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.”(İşârâtü’l-İ’câz, 24)

“Zîrâ enyadribe fiildir. Fiil müstakil ve sâbit olmadı-ğından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı, onda dur-mayıp mef‘ûle geçiyor. Masdar olan ‘darb’ ise isim-dir. İsim müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesîftir.”(İşaratü’l-İ’câz, 220)

İsim ve fiiller arasındaki aynı farklılığa Fahreddîn-i Râzî Hazretleri de şöyle işâret etmektedir: “Fiil ba-zen devamlı olur, bazen kesilir. Cenâb-ı Hak, Yûsuf (as) hakkındaLeyescünehü(12/35) [Onu (Yûsuf’u), bir zamâna kadar zindana atmaları kendilerine uygun göründü] meâlindeki âyette, bu hapsin devamlı olma-yacağına dikkat çekmek için, buna işâreten fiil cümle-si getirilmiştir.

Hâlbuki Fir‘avun, Mûsâ (as)’a (26/29) [Yemîn olsun ki, benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlakā zindana atılanlardan ederim] derken, onun niyetindeki hapsin ise devamlı olduğunu göstermek için isim olarak ge-tirmiştir.

Keza âlimlerimiz bu mevzu‘da şöyle der: Cenâb-ı Hakk, Veasa****** (20/121) [Âdem, Rabbi(nin em-ri)ne karşı geldi de, şaşırdı] buyurmuştur. Fiil cümle-siyle zikredilen bu ‘âyetin ma‘nâsı, ‘Âdem âsîdir, azgındır!’ demek değildir. Zîrâ fiil sîgası, devam ifâde etmez, ama isimler sürekliliği ifâde ederler.”(Râzî, c. 10/20, 122)

* Kezâ bu Karşılıklı Meâl hazırlanırken kâinât-taki eserlerin fiillere, fiillerin isimlere, isimlerin sıfat-lara, sıfatların şuunâta, şuunâtın dahi zâta delâlet ettiği nüktesinin ışığında, fiil, isim ve sıfat vezninde gelen kelimeler arasındaki farkları nazara almaya husûsan dikkat ettik.

Bu çerçevede, isimle fiil arasındaki mezkûr farkı vurgulamaya çalıştığımız gibi, ‘yanan bir madde’ ile ‘yanıcı bir madde’ cümlelerinde de açıkça görüldüğü üzere isimle sıfat arasındaki farkı da hissettirmeye gayret ettik. Bu gāye ile, fiilden isim yapan -an, -en ekleri ile ism-i fâil, -ıcı, -ici ekleriyle de sıfat vurgu-suna, kezâ ism-i fâillerin hudûsu, sıfatların ise sübûtu, devamlı sâbit hâlleri gösterdiği husûsuna dikkat ettik.

Bu arada sıfat-ı müşebbeheler kadar, mübâlağalı ism-i fâil, ism-i tafdîl ve ism-i mensûb vezinlerinin birer sıfat isim olduklarını; ism-i fâil ve ism-i mef‘ûl-lerin normal isim fonksiyonlarının dışında birer sıfat isim olarak da kullanıldıklarını gözden uzak tutmadık.

* Fiillerin mâzî veya muzârî gibi husûsiyetleri-ne, bâhusus geçmiş zamânın hikâyesi tarzında olan âyetlere dikkat etmeye çalıştık. Bu gibi yerlerde bir muhâsebe için geçmişi canlandıran ve öteden beri yapılageldiğini nazara veren bu kalıblara, kezâ fiille-rin tekil, çoğul gibi hususlarına dikkat etmeye çalıştık.

* Değil tercümenin, meâlin dahi ne kadar müşkil olduğu ortada iken, tefsirlerde çok geniş olarak ve bütün vücûhuyla îzâh edilen Kur’ânî hakīkatlerin hiç değilse bir vechini, îzâha muhtaç gördüğümüz ma-kamlarda parantez içinde mümkün mertebe vermeye gayret ettik. Müfessirlerin reyini, âyetin sarâhatinde varmış gibi yazmayı yâhut parantezlerin azlığı veya yokluğu ile övünme cihetine gitmeyi doğru bulmadık.

Meâl metninde geçmeyen tefsîrî nükteleri îzâh et-mek için kullandığımız parantez içi ifâdeleri, bazen de Türkçe ifâde noktasında metnin akıcılığını te’mîn etmek için tercîh ettik. Zîrâ Arabca’nın kendine has yapısıyla Türkçe ifâdenin zorlandığı yerlerde, meâl metnini ‘asıl ibâre sanki öyleymiş’ gibi zorlamak ve ifâdeyi yuvarlamak yerine, kendi îzahlarımızı paran-tez kullanarak gösterdik. Asıl metnin, parantezler olmadan kendi bütünlüğü içinde (eklerdeki ses uyumu hâriç) düzgün olmasına ayrıca dikkat ettik.

* Sûre isimlerinin hangi âyetlerden geldiklerine işâret eden bir cemîle olsun diye, meâl metni içinde o âyetteki ilgili kelimeyi koyu yapmak sûretiyle gös-termeye çalıştık.

Meâldeki Hâşiyeler
Anlaşılması müşkil ve yanlış anlamaya müsâid ba-zı âyetlerin kısa îzahları, tefsirlerin asıl nüshalarından iktibâs edilerek hâşiyelere derc edildi ve herbirinin kaynakları gösterildi. Birtakım ıstılâhların ma‘nâları, hem tefsirlerden hem de ilmî eserlerden bil-istifâde hulâsaten verilmeye çalışıldı. Kezâ, nâsih ve mensuh âyetlerle, fıkha ve muâmelâta müteallik bazı âyetlerin kısa îzahları ihtiyaç nisbetinde kaynaklardan iktibâs edildi. Ayrıca zihni rahatlatıp, kalbe ferahlık verecek latîf nüktelerle hâşiyeler zenginleştirildi.

Hâşiyelerde asıl yekünü ise “tevhid”, “nübüvvet”, “ubûdiyet” ve “haşir ile adâlet”ten mürekkeb Kur’ân’ın dört temel esâsına müteveccih îmânî âyetle-rin îzahları sadedinde, son devrin büyük İslâm âlimi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin te’lîf ettiği Risâle-i Nûr tefsîrinden yapılan iktibaslar teşkîl etti.

Bu iktibasların anlaşılmasına yardımcı olabilmek için, hâşiyelerde geçen ve günümüz gençliğinin anla-makta zorlanacağı kelimelere lügat ma‘nâları verildi ve bunlar parantezlerle gösterildi.

Kelimelerin açıklamaları yapılırken mücerred ma‘nâlarından ziyâde, metin içerisinde yüklendikleri ma‘nâlar hissettirilmeye çalışıldı. Ancak bazı ıstılâhî kelime ve mefhumların günümüz Türkçesinde tam karşılıkları olmadığı için, birkaç kelimeyle ma‘nâsı verilmeye gayret edildi.

Hem Risâle-i Nûr müellifinin beyân ettiği gibi: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, ma‘lûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâ-larını beyan ve îzah ve isbât ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakīkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma‘lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları sus-turan bir ma‘nevî tefsirdir.”(Şuâ‘lar, 539)

Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur’ân’ın semâvî ve ilhâmî bir tefsîridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.”(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 20)

İşte, Risâle-i Nûr’un kuvvetli hüccetlerle, Kur’ânî bir tarzda beyan, îzah ve isbât ettiği îman hakīkatleri-ne, zamânımız insanının pek muhtâc olması ve bu îmânî reçetelerin, asrın ma‘nevî hastalıklarına en fay-dalı, en te’sirli tiryakları ihtivâ etmesi, şifâyâb olduğu hadsiz insanın şehâdetiyle mücerreb bir hakīkat olması hasebiyle, Karşılıklı Meâl’in hâşiyelerinde Risâle-i Nûr’dan muktebes îzahlara ekseriyetle yer verildi. Bu iktibaslar, Bedîüzzaman Hazretlerinin sağlığında Ah-med Husrev Efendi’nin hattıyla yazılmış olan Osman-lıca esasshalardan alınmıştır.

Hâşiyelerdeki îzahların, mekânın sınırlı olmasın-dan dolayı oldukça az ve bütün ihtiyaçlara kifâyet edecek nisbette olmadığına dikkat çekmek istiyoruz. Binâenaleyh âyetlerin daha geniş îzahları için, hâşiye-lerde işâret edilen eserlere mürâcaat edilmelidir.

Lisan ve İmlâ
Lisan, hayat tarzının kelimelerdeki tezâhürüdür. Kur’ânî ve Nebevî hayat düsturlarını hayâtımıza ak-settirmekle mükellef olmamız hasebiyle, meâlde kul-lanılan lisânı, bizi muhteşem mâzîmizle, zengin irfânımızla ve İslâm medeniyeti ile bağlayan köprü-müz olan “Kur’ân’ın lisânı”na mümkün mertebe yak-laştırmaya çalıştık. Çünki bütün Türk dünyası ancak bu sûretle daha iyi anlaşabilir hâle gelecek ve unutul-maya yüz tutan nûrânî râbıtalarımız bu sâyede tekrar canlanacaktır. İşte bu düşünceden hareketle Karşılıklı Meâl’de kullanılan Türkçe’nin hem zengin hem de anlaşılır olmasına dikkat edildi.

Eserin lisan husûsiyetlerini “meâl metni” ve “hâşi-yeler” olmak üzere iki kısma ayırarak tahlîl edebiliriz. Meâl metni genç neslimiz düşünülerek açık ve an-laşılır bir Türkçe ile kaleme alındı. Bazı ıstılâhlar ay-nen muhâfaza edilmekle berâber, bilhassa bazı ta‘bir-lerin daha kolay anlaşılabilmesi için ağır ifâdeler kul-lanmamaya dikkat edildi.

Ayrıca hâşiyelerdeki kelimelere lügat verilirken, yaşayan Türkçe’de karşılıkları bulunduğu hâlde, son-radan kasıdlı zorlamalarla Türkçe’ye ilâve edilmek istenen kelimelerin kullanılmasından ictinâb edildi.

Her ne kadar günümüzde yerleşik bir imlâ kāidele-ri uygulaması yoksa da, meâl metninin latince imlâsında, en azından kendi içinde tutarlı bir usûl ta‘kīb etmeye çalıştık. Hem mümkün mertebe kelime-lerin doğru ve tekellüfe kaçmadan, aslına uygun telâf-fuz edilmesi ve okunması esas kabûl edildi.

Telâffuz essında uzun okunan sesli harflerin üze-rine inceltme işâreti konularak (â) (î) (û) şeklinde ya-zıldı. İstisnâ olarak, Arabca’da bulunan kalın (k) ve (g) harflerini, ince sesli olanlarından ayırmak maksa-dıyla uzun sesli (kaf) ve (gayın) harflerinden sonraki sesli harfler, (ā) (ī) (ū) tarzında ifâde edildi.

Ayrıca Arabca’da bulunan ‘Ayın’ ve ‘Hemze’ harfleri, husûsan sâkin olduğu durumlarda gösteril-meye gayret edildi. ‘Ma‘lûm ve mü’min’ misâllerinde olduğu gibi aralarını tefrik için, ayın harflerinde ters olan kesme işâreti (‘) hemze için de normal kesme işâreti (’) tercîh edildi. İki sesli harf arasına “ayın” ve “hemze” geldiğinde ise terk edildi.

Eserde geçen özel isimlerin yazılmasında ismin as-lına uygun olarak telâffuz edilebilmesi için, orijinalle-rine dikkat edildi.

Eserin noktalama işaretleri yapılırken, hem doğru ve rahat okunmasını sağlamak, hem yanlış anlaşılma-lara mahâl vermemek, hem de âyetlerdeki vurguların hissettirilmesini sağlamak esaslarına, husûsan dikkat edildi.

Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câzı
İ‘câz, Fahr-ı Âlem (asm)’ın risâlet da‘vâsında göstermiş olduğu en büyük mu‘cizesi olan Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın, benzerini yapmaktan bütün insanların “âciz” olduklarını göstermek sûretiyle, hakkāniyetini ortaya koyması demektir.

İ‘câz, Kur’ân’ın üzerindeki İlâhî tuğra ve sikkedir, onun Mütekellim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’la olan alâka ve irtibâtını gösteren bir mühürdür.

İ‘câz, Kur’ân’ın câzibeli bir husûsiyeti, aynı za-manda onun Allah katından geldiğinin en büyük delîli ve Kur’ân’ın tahrîfine en büyük mâni‘dir.

Kur’ân’dan beslenmeyen ve Kur’ân’ın malı olma-yan bütün sözler toplansa, değil bütün Kur’ân’ın, en kısa bir âyetinin dahi benzerini getiremezler.

Zîrâ, her âyet farklı bir ma‘nâ ve sûrete sâhib olsa da, üzerindeki i‘câz damgasından dolayı hepsi birden lisân-ı hâlleriyle aynı hakīkati haykırıp, tevhîde işâret ediyorlar.

İ‘câz, belâğat nüktelerindeki inci gibi incecik pa-rıltıların karışıp toplanmasından meydana gelen hârika bir nûrdur. İksir gibi te’sirli olan i‘câzın en mühim ciheti ve esâsı ise, Kur’ân’ın nazmındaki belâğatıdır.

Kur’ân-ı Hakîm’in her ciheti ve sûrelerinden harf-lerine kadar istissız her cüz’ü mu‘cizedir; beşer, taklîdinden âcizdir.

En Büyük Mu'cize Kur'ân'dır
Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiylerini ve dînin hükümlerini kullara teblîğ etmek; kâinât kitâbının sahîfelerinde nakşedilmiş olan hikmetli ma‘nâları okuyup, sâir insanlara okutmak ve yaratılış ile ölüm-den sonraki hayâtın sırrını ve hikmetlerini insanlara ders vermek için gönderilen peygamberlere, da‘vâları-nı tasdik için verilen ve insanların benzerini yapmak-tan âciz kaldığı hârikulâdeliklere, ma‘lûm olduğu üzere mu‘cize denir. Peygamberlerin mazhar oldukla-rı mu‘cizeler, gönderildikleri zamâna ve içinde bu-lundukları kavmin husûsiyetlerine göre farklılıklar arz etmiştir.

Meselâ, Hazret-i Mûsâ (as) zamânında sihir çok ileri gitmiş olduğundan mu‘cizeleri de sihirbazlara ga-lebe çalacak nev‘den gelmişti. Hazret-i Îsâ (as) zamânında tıb meşhur olmakla, gösterdiği mu‘cizeler de o cihetten gelmiş ve ölüleri Allah’ın izniyle dirilt-miştir.

Bunun gibi, belâğat ve fesâhatin, şiir ve hitâbetin, kâhinlik ve gaybdan haber vermenin ve geçmiş üm-metlerin hâlini ve bazı yaratılış hâdiselerini bilmenin revaçta olduğu bir zamanda kendisine risâlet vazîfesi verilen ve sözleri ve hâlleriyle Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olan Resûlullah (asm)’ın da en büyük mu‘cizesi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dır.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, nâzil olduğu zamandan beri cinlere ve insanlara, tam bin dört yüz senedir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân’)dan şübhe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (2/23) ve “Eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, öyley-se o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır.” (2/24) meâlindeki âyetler-le meydan okuyor.

Netîcede: Kur’ân, “(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Yemîn olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbir-lerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini geti-remezler’ ” (17/88) meâlindeki âyetinin de sarâhatiyle, hepsine birden diz çöktürdü ve hepsi hayretle dinleyip belâğatına secde ettiler.

Öyle ki, gurur kaynakları olan büyük şâirlerin al-tın ile yazıp, Kâ‘be duvarına astıkları Muallakāt-ı Seb‘a (yedi askı) adındaki en meşhur şiirlerini indirtti, hükümlerini kaldırdı.

O kadar ki, meşhur şâir Lebîd’in kızı babasının şii-rini Kâ‘be’nin duvarından indirirken: “Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı” diye i‘tirâf ediyordu.

Hattâ Hazreti Ömer (ra)’ın da dâhil olduğu Ashâb-ı Kîrâm’dan pek çok zât (radıyallâhü anhüm ecmaîn) vardır ki, bunlar, Kur’ân’ın âyetlerini dinledikten sonra: “Bu kelâm, aslâ bir insan kelâmı değildir” di-yerek İslâm’ın nûrlu halkasına dâhil olmuşlardır.

Ebû Cehil gibi bazı müşrik ileri gelenlerinin ise, müşrik kaldıkları hâlde Peygamberimizin Kur’ân kırâetini gizlice ve hayranlıkla evinin penceresinden dinlediklerini, yine bazı müşriklerin âyetleri işitince secdeye kapandıklarını ve kendilerine: “Sen Müslü-man mı oldun?” diye sorulduğunda; “Hayır! Ben bu âyetin belâğatına secde ettim!” dediklerini târih nak-letmektedir.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, kâhinlere gaybdan haber veren cinleri semâdan kovdurdu ve onlara bu yolu kapadı.

İ'caz Cihetleri
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk vech-i i‘câzı, bedâat (güzellikte misli olmamak), belâğat (kelâmın fasih olmasıyla berâber, muktezâ-yı hâle mutâbık olması), berâat (bütün meziyetlerde ve fazîletlerde yükseklik), cezâlet (dürüst konuşmak, rakik olmamak), selâset (ifâdede kolaylık ve düzgünlük), fesâhat (doğru ve hatâsız söylemek), garâbet (garib olmak, ifâdelerinde alışılmadık üslûb sâhibi olmak) üzere yedi menba-ı i’câzdan çıkmıştır.

Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’daki bu yedi ve-cihden, yalnızca bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mu‘cize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

Hâlbuki Kur’ân def‘alarca: ‘Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz’ diye meydan okumuştur ve okuyor.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muâra-zaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz merte-bede şöylece îzâh ediyor:

“1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ih-tivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakīkatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!

2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!

3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamâ-mına değil, on sûresine benzer getiriniz!

4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresi-nin benzerini yapınız!

5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!

6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!

7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirini-ze yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâl-dekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!

8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâ-ğatçılarınız, hattâ taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hattâ bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!

Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhi-rette de büyük tehlikeye düşecektir.”

Taklit mümkün Değildir
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamânın insanla-rı susup mukābele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.

Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâ-raza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

Bin dört yüz senedir Kur’ân-ı Hakîm’e nazîre ya-pılamaması, bir benzer getirilememesi, onun üzerin-deki “i‘câz” damgasını güneş gibi âşikâre gösteriyor. O Furkān’ın üzerindeki “i‘câz” mührü dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in “Kelâmullah” olduğunu kat‘î bir sûrette isbât eder.

Hem Kur’ân’ın dostları olan mü’minler, Kur’ân’a benzemek ve onu taklîd etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukābele ve tenkīd etmek ve Kur’ân’ın hakīkatlerini çürütmek sevkiyle, nâzil oluşundan gü-nümüze kadar yazılan ve fikirlerin birikip birbirine güç katmasıyla terekküb eden milyonlarla Arabca kitablar ortada geziyor. Bu kitablarla Kur’ân’ı mukāyese edip insaf ile nazar eden herkes, hiçbirisinin ona yetişemediğini i‘tirâf edip elbette: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil” diyecek.

Hiçbirisine benzemediğine göre, ya onların altında veya umûmunun fevkinde olacak. Umûmunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ şey-tan dahi diyemez.

Demek ki belâğatının mertebesi beşerin yazdığı milyonlarca kitâbın fevkindedir.

Hadd-i zâtında beyânı mu‘cize olan Kur’ân, başka kelâmlarla kıyas dahi edilemez ve ona yetişilemez. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Çünki Kur’ân, bütün âlem-lerin Rabbi ve yaratıcısının hitâbı ve içinde hiçbir ci-hette taklîdi ve sun‘îliği hissettirecek bir emâre bulun-mayan eşsiz ezelî kelâmıdır.

Hem de iki cihan saâdetine ve kâinâtın yaratılışının netîcelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âid mes’e-leleri beyan ve îzâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirerek, onları yapan san‘atkârı ta‘lîm ve ta‘rif eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsinden anlaşılıyor ki, kâinâtı sonsuz kudretiyle yaratan Zât kim ise, bu Kitâb-ı Ak-des’i, ezelî kelâmıyla tekellüm eden de O’dur.

Kur’ân’da hiçbir cihetle sun‘îlik ve tekellüf eseri görülmediği gibi, hiçbir taklid şübhesi veya başkası-nın yerine kendini farz edip konuşmuş gibi bir hîle emâresi dahi gözükmüyor. Nasıl ki bütün fıtrîliğiyle, sâfîliğiyle, berraklığıyla gündüzün ziyâsının “Güneş-ten geldim” demesi gibi, Kur’ân dahi: “Ben kâinâtın Yaratıcısının beyânıyım ve kelâmıyım” der. Elhak, dünyayı ışıklandıran ziyâyı, güneşten başka bir şeye vermek mümkün olmadığı gibi; kâinâtın sırlarının üzerindeki örtüyü kaldırıp, yaratılışın hikmetlerini keşfederek, âlemi nûru ile ışıklandıran Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi, ancak Rabbü’l-Âlemîn olan Şems-i Ezelî’nin kelâmı olabilir.

Altı Cihet
Kur’ân’a hangi cihetten bakılırsa bakılsın, hangi nazarla tedkīk edilirse edilsin, görülecek tek şey onun üzerindeki nûrun sâhibinin sonsuz kemâlinin te-cellîsinden neş’et eden mükemmelliktir.

Zîrâ Kur’ân’ın altı ciheti de nûrdur ve Kur’ân her türlü evhâm ve şübhelerin karanlıklarından pâk ve müberrâdır. “Altında”, “hüccet ve bürhan direkleri” vardır; her hükmü aklî ve ilmî delillerle sağlamlaştı-rılmıştır. Kur’ân’ın “üstünde” ise “i’câz sikkesi” var-dır. Asırlardır i’câz ile meşgûl olan âlimler Kur’ân’ın i‘câzını değişik vecih ve zâviyelerden isbât etmişler-dir. Kur’ân’ın tahrîfine, bozulmasına en büyük engel olan üzerindeki i‘câzın, çok farklı ve en âmî insandan tut, en havas evliyâ ve ulemâya kadar her tabaka insa-na hitâbeden vechesi vardır.

Kezâ, “önünde ve hedefinde”, “saâdet-i dâreyn he-diyeleri” mevcuddur. En büyük mevhibe-i İlâhiye olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın getirdiği nûr, kâinâtı ve varlıkları abesiyetten, karanlıktan, başı boşluktan kurtardı ve insana, yaratılışın hikmet ve hakīkatlerini göstererek iki cihan saâdetinin ve hakīkī izzetin yegâne vesîlesinin, hükümlerine inkıyâd etmek ve bağlanmak olduğunu gösterdi.

Hem Furkān-ı Hakîm’in “arkasında”, “vahy-i semâvî hakīkatleri” vardır. İlm-i ezelî sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellîsi ile meydana gelen ve insanın, Rabbiyle, nefsiyle ve sâir insanlarla olan münâsebetlerini tanzîm eden hükümlerden mürekkeb, İlâhî hıfz ve koruma altında olan Kur’ân-ı Hakîm, Mütekellim-i Ezelî’nin hak kelâmı olduğu için, zaman ve mekân üstü, sonsuz ma‘nâları ihtivâ eden engin bir nûr deryâsıdır.

Ve kezâ, Kur’ân’ın “sağında” hadsiz istikāmetli akılların tasdikleri ve delilleri, “solunda” ise selîm kalb ve vicdanların Kur’ân’ın feyiz ve nûruyla tatmîn olup tam bir teslîmiyetle o mu‘cizeler menbaına bağ-lanmaları, böylelikle “altı cihet”ten de hârika olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ne kadar sağlam, fev-kalâde, metîn, semâvî bir kale olduğunu ve hak “Kelâmullah” olduğunu isbât ediyor.

Altı ciheti de nûrânî olan Kur’ân-ı Hakîm’in “altı bin altı yüz altmış altı” âyetinin arasında öyle hârika ve mükemmel bir tesânüd vardır ki, farklı farklı za-manlarda, tedrîcen ve muhtelif sebeblere binâen nâzil olduğu hâlde, sanki tamâmı bir sebeb için ve aynı anda nâzil olmuş gibidir.

Hem o Kur’ân, çok farklı suâllere cevablar olarak taraf-ı lâhûtîden inzâl buyurulmuş olsa da, sanki tek bir suâlin cevâbı imiş gibi hârika bir birlik gösteriyor. Hem o yüce kāmette pek çok hâdiseden bahsedildiği hâlde, o kadar mükemmel bir intizam arz ediyor ki, sanki anlatılan hâdise birdir. Hem o Kur’ân, çok fark-lı hâletlerde nâzil olduğu ve çok farklı muhâtablara hitâb ettiği hâlde, güyâ tek bir hâlette nâzil olmuş ve sanki muhâtab tekmiş gibi, hârika bir selâset yani akıcılık gösterir.

Öyle şirin bir selâset arz eder ki, her muhâtab zan-neder ki, bu Kitâb-ı Mukaddes bana hitâb ediyor.

Hem Furkān-ı Hakîm’in âyetleri pek çok maksad-lar için nâzil olmuşken; öyle mükemmel bir istikāmet, öyle dakīk bir ölçü ve öyle güzel bir intizâma sâhibdir ki, sanki gāye de, maksad da birdir.

İşte zamânın, sebebin, muhâtabın, gāye ve maksa-dın farklılık arz etmesi normalde karışıklık sebebi iken, Kur’ân’da akıcılığa ve âyetlerin arasındaki mü-nâsebete herhangi bir zarar vermemiştir.

Hem, küçücük çocukların hâfızalarına gāyet kısa bir zaman içerisinde ve gāyet hârika bir tarzda ve kolaylıkla yerleşmesi onun mu‘cize oluşunun parlak bir alâmetidir.

Hem okunuşunun ve tekrârının usandırmaması, bil‘akis lisâna görülmedik bir halâvet ve tatlılık ver-mesi, onun Fâtır-ı Hakîm olan Cenâb-ı Hakk tarafın-dan fıtrata en münâsib bir sûrette inzâl buyurulduğu-nun kat‘î bir delîlidir.

Kalbi bozuk olmayan, aklı istikāmet sâhibi olan, vicdânında hastalık bulunmayan, zevk-i selîm sâhibi herkes Kur’ân’ın beyânında güzel bir akıcılık, latif bir uygunluk, hoş bir âhenk, eşsiz bir fesâhat ve açıklık görür.

Gözleri hasta olanların güneşin ziyâsını inkâr etmeleri ve ağızları acı olanların tatlı suya acı demeleri gibi, ondan şübhe edenlerin kalbleri bozuktur, mizacları hastadır. Yoksa Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hiçbir sûrette şek ve şübhelere yer vermez.

Aycan, Third Debt'i inceledi.
 21 May 15:18 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

*go to hell. Cut.*
*go to hell. Daniel.*
*go to hell. Bonnie.*
*
*
*
Üzülerek söylemek zorundayım ki bu incelemede bütün içimi dökeceğim ve bol bol spoi yerine geçecek şeyler yazacağım. Third Debt’i okuduktan sonra okursan senin için daha iyi olur. Ama yok ben merak ediyorum diyorsan >

*
*
*

Second Debt’in sonunda V sayesinde polisler Nila’yı almaya gelmişti.

Tam Jethro ve Nila arasındaki buzlar çözüldü dedikten sonra Nila’yı götürmeye geldiler.

Third Debt, İki ay sonrasını anlatarak başladı. Sonra iki ay önce diyerek Nila gittikten sonra neler olduğunu anlatmak için geçiş yaptı.

Nila, babası ve ikizinin yanına geri götürüldü.

Jethro ise Nila gittiği için ceza çekmek zorunda kaldı.

Ölmediği için sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.
Jethro’nun bir hastalığı var fark ettiysen eğer. Cut bunu her zaman Jethro’nun üstünde kullandı. Bu kitapta dehşet verici bir şekilde kullanmaya devam etti.

Benim aşkım ilaçlarla kendini kaybetti. Nila’ya olan aşkını, zaafını bir kutuya koyup kaldırdı sanki.

23 bölüm ölüm gibiydi.

Bu arada Nila, hamile olduğundan şüphelendi. Onlardan çok ben heyecanlandım. Çocuk olursa bütün bu borç falan ortadan kalkardı. Ve işte sırf bu yüzden çocuk falan yok. Olsaydı çok kolay olurdu. Daha zaman var neyse.

Cut ve Jethro ittifak yaptıkları için Nila’nın hamile kalma planlarını suya düşürdüler.
Jethro o kadar kendinden geçmiş durumda ki, Cut Nila’nın dudağından öptüğünden hiç-bir-şey-hissetmiyor. Çok sinir oldum. Bu kadar duygusuz olduğu için resmen kafayı yiyecektim.

*Where was my strength? My conviction?*

Bir de ortaya çıkan şu medya ayaklanmasını durdurmak için ropörtaja katılıyorlar Nila ve Jethro.

Orada Nila çok güzel oynuyor ya, ‘kız arkadaşı değilim, nişanlıyız, yakında evleniyoruz.’ Dediğinde o kaybolmuş Jethro nasıl şok oluyor..

Zaten orada da hamilelikten bahsediyor.. Of ya çok güzel oynadılar orada.

Çekilen fotoğrafları görebilseydim keşke. Hala onları merak ediyorum. İşte Pepper tam olarak bunu yapıyor bana. Hiç çekilmemiş olan, yaşanmamış olan bir şeyi bile görmek istiyorum. O fotoğrafları bana GETİRİN!!

*”True love is a curse, don’t you think?”
“I agree. Falling in love can be the most dangerous thing anyone can do.”*

Ropörtajdan sonra Diamond Alley’e gittiler. Bu kitapta ilk defa dışarı çıktılar birlikte. Diğer kitaplardan böyle bir şey olmamıştı. Bu kitap ilklerin kitabı yani.

Diamond Alley’de Jethro tam çözülecek kıvama gelmişti ki içeri Killian girdi. Of.

Çok. Merak. Ediyorum.

Pure Corruption serisinin gizemli yakışıklısı Kill. Gay değil ama gay değil yani. Gay değilse ilişkilerindeki sorunları çözebiliriz değil mi? Benim için hiç sorun değil. Kill. Bekle beni. Elder. Sende bekle beni. Hepiniz bekleyin.

*I was a brittle leaf about to turn to dust in the wind.*

Şu an hissettiklerimi geri plana atıp yazmaya çalışıyorum.

Bu kitabı okurken yaşadıklarımı, daha önce hiç yaşamamıştım.

Second Debt ne ki? Onun sonu ne ki? Third Debt komple kalbimi söküp aldı.

23 bölüm ölüm gibiydi demiştim.

23.bölümü bitirdikten sonra artık ağlayacak durumdaydım. Yeter artık dedim Jethro kendine gel. Hülya ablaya sordum, spoi istedim resmen. ‘Jethro kendine gelecek mi?’ Dedim. ‘Evet, gelecek merak etme, hatta 24.bölümde olacak.’ Dedi.
Bende olacak işmiş gibi 23.bölümde bırakmışım…

Neyse işte, keşke her şey Jethro’nun kendine gelmesiyle bitseydi.

Nila önce Jasmine’in odasına gidiyor. Jethro’nun odasının yerini öğrenmek için. Jasmine söylemiyor. Ondan uzak dur falan filan diyor. Nila vazgeçmiyor tabii. BULUYOR JETHRO’NUN ODASINI.

Bu arada Jethro’da daha yeni üç tane adamı öldürmüş. Her yeri yaralı bereli, çürük dolu. Kendine krem falan sürüyor. Kapıyı kilitlemeyi unutmuş. NEYSE.

Bundan sonrası benim yazabileceğim bir şey değil. Jethro, sürekli çıkıp gitmesini söylemesine rağmen Nila oralı olmuyor. Jethro, kafayı yiyecek :>> Nila kapının yanından ayrılıp koşarak yatağa çıkıyor.
Bunlar beni kalpten götürecek ya.

Demek istediğim 24.bölüm güzeldi. Güzel şeyler kısa sürermiş. Tadını çıkarmak gerekirmiş. Bu kitap bize bunu öğretiyor.

*arıyorum gerçek aşkı masallarda, arıyorum hayal gibi uzaklarda –Serdar Ortaç* +evet Serdar Ortaç severim demiş miydim?

Jethro, ‘trust me’ dedikten sonra yine eski rolünü oynamaya devam ediyor. Ama kendine geldi artık tabii. ‘kill my motherfucking father’ dedikten sonra gerçekleşen ironi dolu sondan bahsetmek istemiyorum. Kalpten gideceğim bahsedersem.

Bir gece Nila, ‘yanıma gel’ dedi. Tabii bu kadar kısacık yazmamıştı, romantik bir mesajdı.

Allahım! Lanet pislik sanki mesajları okuyormuş gibi, tam Jethro Nila’nın mesajını okurken, Jethro’nun odasına geliyor.

ÜÇÜNCÜ BORÇ BU GECE ÖDENECEK! Diyor. Cut geberirsin umarım. Bırak artık ya bırak kızın annesini öldürmüşsün, yapacağını yapmışsın şimdi de gelip annesini hallettiğin kızı mı becereceksin! Ay ben orada bir ağlıyorum, bir ağlıyorum… Diyorum ki tamam bitti. Bitti bu sefer. Nila bitti gitti. Tess’in kendini kapattığı o kule ne ki. Nila ruhunu kaybedecek diyorum. ALLAHIN BELASI RESMEN DİYOR Kİ ÜÇ ADAM, ÜÇ FARKLI SEÇECEK!! Daniel g*ötü diyor ki ben ağzını alırım. P*iç resmen üç kitap boyunca bunu beklemiş. S**rtük babasıyla birbirlerine bakıp gülüyorlar.

Geberin. Lütfen. Pepper öldürecek misin şunları ya?

Kestrel var bir de. Sev-mi-yo-rum! Sevmiyorum seni ya!

Moth’u Nila’ya vermeler, ata binmeyi öğretmeler falan. Ne bu yani şimdi. Ben okuduğum süre boyunca sürekli Jethro’nun Nila’ya ata binmeyi öğretmesini bekledim. Kestrel gelip o ilki elimden -Jethro’nun elinden aldı.

Zaten o ikisi aşağıda ata binerken Jethro balkondan görüyor ikisini. Ya siz benim aşkımı hangi hakka hizmet üzersiniz. Adam üzüldü ya resmen, kalbi kırıldı. Second Debt’te, Polo maçında ‘ona daha önce hiç sahip olmadığı bir şey vermeliyim’ diye düşünen kişi Jethro. Ben böyle düşünen birini nasıl sevmem de gidip Kestrel’i severim?

ÜÇÜNCÜ BORÇ demiştim,
Nila odasında Jethro’yu beklerken hizmetçinin teki geliyor. ‘bir saat içinde hazır olun’ diyor. E tabii Nila Jethro çağırıyor sanıyor. ‘Bir saate ihtiyacım yok diyor’ bu arada nereye gideceklerini falan soruyor, hizmetçi bir şey söylemiyor.
Nila, banyo yapıyor tam kıyafetlerini giyecekken.. Hizmetçi ‘Kıyafetiniz hazır’ diyor. Allahın belaları. Kıyafet tülden bir gömlek. Kızın her yeri ortada… Ben ağlıyorum. Ben orada ağlamaya başladım ve kendime inanamıyorum. Bu daha hiçbir şeymiş. Borç hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Öğrendiğim zaman bir elimi ağzıma kapattım, diğer elimle saçımı yolmaya başladım. GERÇEKTEN bu kitap psikolojik olarak YIKICI. İlk üç kitap… O ilk kitaptaki yemek sahnesi falan boş… İlk borçtaki o ‘whip’ falan masal…

Allah kahretsin ya. Neymiş; işte Hawk’lar ve Weaver’lar kumar oynuyorlarmış, Weaver’lar her şeylerini kaybetmişler –yoksa Hawk’lar mı kaybetmiş?? -Yanlış yazıyorsam düzeltin.- Verecek bir şeyleri kalmamış. En sonunda 13 yaşındaki hizmetçiyi vermişler. Gece saat 1’den, ertesi günün sabah 1’ine kadar hizmetçi kız Hawk’ların yanında kalmış. Kız yaşamış ama bir hafta yürüyememiş. P*iç bide bunu gülerek söylüyor. Varya şu Cut’ı elime verseler asla yapmam dediğim şeyleri yaparım.
Berbattı. Bu borç berbattı.

Berbattı.
Mükemmeldi.
İğrençti.
Çok güzeldi.
Rezaletti.
Harikaydı.
Ağladım.
Güldüm.
Sinirlendim.
Mutlu oldum.
Nefret ettim.
Aşık oldum.
Her duyguyu yaşadım.
Geleceğimi lanetledim.
Pepper ve erkekleri beni lanetliyor.


Pepper’ı düşün; en önde duruyor.. Arkasında da erkek karakterleri.. Erkek karakterlerinin yanında da kadın karakterleri duruyor. ALLAHIM NASIL MÜKEMMEL BİR GÖRÜNTÜ OLURDU!!
Jethro'nun yanında Nila...(Jethro siyah tişört siyah pantolon giymiş. Nila'nın boynunda elmastan kolyesi var.)
Q'nun yanında Tess ( bu arada Q gri takım elbisesinin altına patlıcan moru gömleğini giymiş.)
Galloway'in yanında Estelle. (Unseen Messages)
Ren'in yanında Della. (The Boy and His Ribbon)
Roan'ın yanında Hazel. (Destroyed)
Penn'in yanında Noelle (Crown of Lies)
Kill'in yanında Cleo (Ruin & Rule)
Elder'ın yanında Pim (Pennies)
Ve 2018'de bu topluluğa katılacak olan diğer kitap karakterleri... Aşırı iyi. HARİKA.
Hepsiyle tanışmak istiyorum.
Ben bu tabloyu kitapları okudukça yenilerim. Bir gönderi olarak paylaşırım. Okudukça karakterleri giydiririm falan. dflgjdlj Bu arada Q ve Tess, Pepper'ın sağında. Nila ve Jethro solunda duruyor. BEN BU TABLOYU ÇOK SEVDİM.!!

Kestrel, ne olursa olsun ben SENİ SEVMİYORUM. Bunu hiçbir şey değiştirmeyecek. Küfür ediyorum dünden beri varya.

Jethro’nun bir sırrı vardı. Bu kitapta onu öğrendim. Her şey yerine oturdu. Jethro, sen mükemmelsin.

7 kitabın ortanca kitabı olduğu için aslında bilmeliydim böyle bir bombanın patlayacağını. Ya bu kitap bombaydı bildiğin. İÇİMİ YERLE BİR ETTİ.

Kahroldum okurken. Gözyaşlarımdan bahsetmiyorum bile. Ağlamaktan öldüm. Etkisinden hala çıkamadım. Çıkabileceğimi sanmıyorum. Bu kitap, diğer kitapları ezdi geçti. Kilitli bir rafta hakimiyetinin tadını çıkarıyor.

Pepper. Bana bu kadar duyguyu bir anda yaşatabildiğin için mi, yarattığın bu kurgular yüzünden mi bilmiyorum ama seni seviyorum.

Her zaman favorim olacaksın.

BUGÜNE KADAR EN ÇOK SATILAN KİTAPLAR
1-İki şehrin hikayesi ( Charles Dickens) 200000000 dan fazla
2-Yüzüklerin Efendisi (J.R.R Tolkien) 150000000+
3- Hobbit ( J.R.R. Tolkien) 140000000+
4-Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupéry ) 140000000+
5- Harry Potter serisi (J.K. Rowling) 140000000 +
6-Kızıl köşkün Rüyası (Cao Xueqin ) 130000000
7-On küçük zenci (Agatha Christie) 110000000
8-Narnia Günlükleri (C. S. Lewis) 100000 000+
9-SHE( Ayişe) ( Rider Haggard ) 100000000
10-Davinci Şifresi (Dan Brown) 80000000 +
11-Düşün ve zengin ol Napoleon Hill 70000000
12-Çavdar Tarlasında Çocuklar (J.D. Salinger)65 milyon
13- Simyacı ( Paula Coelho)
14- Lolita ( Viladimir Nobokow) 50 milyon
15- Yüzyıllık Yalnızlık ( G. G. Marquiez) 50 milyon
16- Gülün Adı (Umberto Eco) 50 milyon civarı

Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap
Liste Babil.com'da Türkçe olarak yayınlanmıştı. Lakin artık Türkçesini bulamıyoruz ne hikmetse. Küçük-büyük harf sıkıntısını düzeltmek isterdim lakin uğraşamayacağım, bu listeyi bulurken de çok uğraştım. İngilizcesi hizmetinizde arkadaşlar, buyurunuz. :)

never let me go – kazuo ishiguro
saturday – ian mcewan
on beauty – zadie smith
slow man – j.m. coetzee
adjunct: an undigest – peter manson
the sea – john banville
the red queen – margaret drabble
the plot against america – philip roth
the master – colm tóibín
vanishing point – david markson
the lambs of london – peter ackroyd
dining on stones – iain sinclair
cloud atlas – david mitchell
drop city – t. coraghessan boyle
the colour – rose tremain
thursbitch – alan garner
the light of day – graham swift
what i loved – siri hustvedt
the curious incident of the dog in the night-time – mark haddon
islands – dan sleigh
elizabeth costello – j.m. coetzee
london orbital – iain sinclair
family matters – rohinton mistry
fingersmith – sarah waters
the double – josé saramago
everything is illuminated – jonathan safran foer
unless – carol shields
kafka on the shore – haruki murakami
the story of lucy gault – william trevor
that they may face the rising sun – john mcgahern
in the forest – edna o’brien
shroud – john banville
middlesex – jeffrey eugenides
youth – j.m. coetzee
dead air – iain banks
nowhere man – aleksandar hemon
the book of illusions – paul auster
gabriel’s gift – hanif kureishi
austerlitz – w.g. sebald
platform – michael houellebecq
schooling – heather mcgowan
atonement – ian mcewan
the corrections – jonathan franzen
don’t move – margaret mazzantini
the body artist – don delillo
fury – salman rushdie
at swim, two boys – jamie o’neill
choke – chuck palahniuk
life of pi – yann martel
the feast of the goat – mario vargos llosa
an obedient father – akhil sharma
the devil and miss prym – paulo coelho
spring flowers, spring frost – ismail kadare
white teeth – zadie smith
the heart of redness – zakes mda
under the skin – michel faber
ignorance – milan kundera
nineteen seventy seven – david peace
celestial harmonies – péter esterházy
city of god – e.l. doctorow
how the dead live – will self
the human stain – philip roth
the blind assassin – margaret atwood
after the quake – haruki murakami
small remediesshashi deshpande
super-cannes – j.g. ballard
house of leaves – mark z. danielewski
blonde – joyce carol oates
pastoralia – george saunders

1900s
timbuktu – paul auster
the romantics – pankaj mishra
cryptonomicon – neal stephenson
as if i am not there – slavenka drakuli?
everything you need – a.l. kennedy
fear and trembling – amélie nothomb
the ground beneath her feet – salman rushdie
disgrace – j.m. coetzee
sputnik sweetheart – haruki murakami
elementary particles – michel houellebecq
intimacy – hanif kureishi
amsterdam – ian mcewan
cloudsplitter – russell banks
all souls day – cees nooteboom
the talk of the town – ardal o’hanlon
tipping the velvet – sarah waters
the poisonwood bible – barbara kingsolver
glamorama – bret easton ellis
another world – pat barker
the hours – michael cunningham
veronika decides to die – paulo coelho
mason & dixon – thomas pynchon
the god of small things – arundhati roy
memoirs of a geisha – arthur golden
great apes – will self
enduring love – ian mcewan
underworld – don delillo
jack maggs – peter carey
the life of insects – victor pelevin
american pastoral – philip roth
the untouchable – john banville
silk – alessandro baricco
cocaine nights – j.g. ballard
hallucinating foucault – patricia duncker
fugitive pieces – anne michaels
the ghost road – pat barker
forever a stranger – hella haasse
infinite jest – david foster wallace
the clay machine-gun – victor pelevin
alias grace – margaret atwood
the unconsoled – kazuo ishiguro
morvern callar – alan warner
the information – martin amis
the moor’s last sigh – salman rushdie
sabbath’s theater – philip roth
the rings of saturn – w.g. sebald
the reader – bernhard schlink
a fine balance – rohinton mistry
love’s work – gillian rose
the end of the story – lydia davis
mr. vertigo – paul auster
the folding star – alan hollinghurst
whatever – michel houellebecq
land – park kyong-ni
the master of petersburg – j.m. coetzee
the wind-up bird chronicle – haruki murakami
pereira declares: a testimony – antonio tabucchi
city sister silver – jàchym topol
how late it was, how late – james kelman
captain corelli’s mandolin – louis de bernieres
felicia’s journey – william trevor
disappearance – david dabydeen
the invention of curried sausage – uwe timm
the shipping news – e. annie proulx
trainspotting – irvine welsh
birdsongsebastian faulks
looking for the possible dance – a.l. kennedy
operation shylock – philip roth
complicity – iain banks
on love – alain de botton
what a carve up! – jonathan coe
a suitable boy – vikram seth
the stone diaries – carol shields
the virgin suicides – jeffrey eugenides
the house of doctor dee – peter ackroyd
the robber bride – margaret atwood
the emigrants – w.g. sebald
the secret history – donna tartt
life is a caravanserai – emine özdamar
the discovery of heaven – harry mulisch
a heart so white – javier marias
possessing the secret of joy – alice walker
indigo – marina warner
the crow road – iain banks
written on the body – jeanette winterson
jazz – toni morrison
the english patient – michael ondaatje
smilla’s sense of snow – peter høeg
the butcher boy – patrick mccabe
black water – joyce carol oates
the heather blazing – colm tóibín
asphodel – h.d. (hilda doolittle)
black dogs – ian mcewan
hideous kinky – esther freud
arcadia – jim crace
wild swans – jung chang
american psycho – bret easton ellis
time’s arrow – martin amis
mao ii – don delillo
typical – padgett powell
regeneration – pat barker
downriver – iain sinclair
señor vivo and the coca lord – louis de bernieres
wise children – angela carter
get shorty – elmore leonard
amongst women – john mcgahern
vineland – thomas pynchon
vertigo – w.g. sebald
stone junction – jim dodge
the music of chance – paul auster
the things they carried – tim o’brien
a home at the end of the world – michael cunningham
like life – lorrie moore
possession – a.s. byatt
the buddha of suburbia – hanif kureishi
the midnight examiner – william kotzwinkle
a disaffection – james kelman
sexing the cherry – jeanette winterson
moon palace – paul auster
billy bathgate – e.l. doctorow
remains of the day – kazuo ishiguro
the melancholy of resistance – lászló krasznahorkai
the temple of my familiar – alice walker
the trick is to keep breathing – janice galloway
the history of the siege of lisbon – josé saramago
like water for chocolate – laura esquivel
a prayer for owen meany – john irving
london fields – martin amis
the book of evidence – john banville
cat’s eye – margaret atwood
foucault’s pendulum – umberto eco
the beautiful room is empty – edmund white
wittgenstein’s mistress – david markson
the satanic versessalman rushdie
the swimming-pool library – alan hollinghurst
oscar and lucinda – peter carey
libra – don delillo
the player of games – iain m. banks
nervous conditions – tsitsi dangarembga
the long dark teatime of the soul – douglas adams
dirk gently’s holistic detective agency – douglas adams
the radiant way – margaret drabble
the afternoon of a writer – peter handke
the black dahlia – james ellroy
the passion – jeanette winterson
the pigeon – patrick süskind
the child in time – ian mcewan
cigarettes – harry mathews
the bonfire of the vanities – tom wolfe
the new york trilogy – paul auster
world’s end – t. coraghessan boyle
enigma of arrival – v.s. naipaul
the taebek mountains – jo jung-rae
beloved – toni morrison
anagrams – lorrie moore
matigari – ngugi wa thiong’o
marya – joyce carol oates
watchmen – alan moore & david gibbons
the old devils – kingsley amis
lost language of cranes – david leavitt
an artist of the floating world – kazuo ishiguro
extinction – thomas bernhard
foe – j.m. coetzee
the drowned and the saved – primo levi
reasons to live – amy hempel
the parable of the blind – gert hofmann
love in the time of cholera – gabriel garcía márquez
oranges are not the only fruit – jeanette winterson
the cider house rules – john irving
a maggot – john fowles
less than zero – bret easton ellis
contact – carl sagan
the handmaid’s tale – margaret atwood
perfume – patrick süskind
old masters – thomas bernhard
white noise – don delillo
queer – william burroughs
hawksmoor – peter ackroyd
legend – david gemmell
dictionary of the khazars – milorad pavi?
the bus conductor hines – james kelman
the year of the death of ricardo reis – josé saramago
the lover – marguerite duras
empire of the sun – j.g. ballard
the wasp factory – iain banks
nights at the circus – angela carter
the unbearable lightness of being – milan kundera
blood and guts in high school – kathy acker
neuromancer – william gibson
flaubert’s parrot – julian barnes
money: a suicide note – martin amis
shame – salman rushdie
worstward ho – samuel beckett
fools of fortune – william trevor
la brava – elmore leonard
waterland – graham swift
the life and times of michael k – j.m. coetzee
the diary of jane somers – doris lessing
the piano teacher – elfriede jelinek
the sorrow of belgium – hugo claus
if not now, when? – primo levi
a boy’s own story – edmund white
the color purple – alice walker
wittgenstein’s nephew – thomas bernhard
a pale view of hills – kazuo ishiguro
schindler’s ark – thomas keneally
the house of the spirits – isabel allende
the newton letter – john banville
on the black hill – bruce chatwin
concrete – thomas bernhard
the names – don delillo
rabbit is rich – john updike
lanark: a life in four books – alasdair gray
the comfort of strangers – ian mcewan
july’s people – nadine gordimer
summer in baden-baden – leonid tsypkin
broken april – ismail kadare
waiting for the barbarians – j.m. coetzee
midnight’s children – salman rushdie
rites of passage – william golding
rituals – cees nooteboom
confederacy of dunces – john kennedy toole
city primeval – elmore leonard
the name of the rose – umberto eco
the book of laughter and forgetting – milan kundera
smiley’s people – john le carré
shikasta – doris lessing
a bend in the river – v.s. naipaul
burger’s daughter - nadine gordimer
the safety net – heinrich böll
if on a winter’s night a traveler – italo calvino
the hitchhiker’s guide to the galaxy – douglas adams
the cement garden – ian mcewan
the world according to garp – john irving
life: a user’s manual – georges perec
the sea, the sea – iris murdoch
the singapore grip – j.g. farrell
yes – thomas bernhard
the virgin in the garden – a.s. byatt
in the heart of the country – j.m. coetzee
the passion of new eve – angela carter
delta of venus – anaïs nin
the shiningstephen king
dispatches – michael herr
petals of blood – ngugi wa thiong’o
song of solomon – toni morrison
the hour of the star – clarice lispector
the left-handed woman – peter handke
ratner’s star – don delillo
the public burning – robert coover
interview with the vampire – anne rice
cutter and bone – newton thornburg
amateurs – donald barthelme
patterns of childhood – christa wolf
autumn of the patriarch – gabriel garcía márquez
w, or the memory of childhood – georges perec
a dance to the music of time – anthony powell
grimussalman rushdie
the dead father – donald barthelme
fateless – imre kertész
willard and his bowling trophies – richard brautigan
high rise – j.g. ballard
humboldt’s gift – saul bellow
dead babies – martin amis
correction – thomas bernhard
ragtime – e.l. doctorow
the fan man – william kotzwinkle
dusklands – j.m. coetzee
the lost honor of katharina blum – heinrich böll
tinker tailor soldier spy – john le carré
breakfast of champions – kurt vonnegut, jr.
fear of flying – erica jong
a question of power – bessie head
the siege of krishnapur – j.g. farrell
the castle of crossed destinies – italo calvino
crash – j.g. ballard
the honorary consul – graham greene
gravity’s rainbow – thomas pynchon
the black prince – iris murdoch
sula – toni morrison
invisible cities – italo calvino
the breast – philip roth
the summer book – tove jansson
g – john berger
surfacing – margaret atwood
house mother normal – b.s. johnson
in a free state – v.s. naipaul
the book of daniel – e.l. doctorow
fear and loathing in las vegas – hunter s. thompson
group portrait with lady – heinrich böll
the wild boys – william burroughs
rabbit redux – john updike
the sea of fertility – yukio mishima
the driver’s seat – muriel spark
the ogre – michael tournier
the bluest eye – toni morrison
goalie’s anxiety at the penalty kick – peter handke
i know why the caged bird sings – maya angelou
mercier et camier – samuel beckett
troubles – j.g. farrell
jahrestage – uwe johnson
the atrocity exhibition – j.g. ballard
tent of miracles – jorge amado
pricksongs and descants – robert coover
blind man with a pistol – chester hines
slaughterhouse-five – kurt vonnegut, jr.
the french lieutenant’s woman – john fowles
the green man – kingsley amis
portnoy’s complaint – philip roth
the godfather – mario puzo
ada – vladimir nabokov
them – joyce carol oates
a void/avoid – georges perec
eva trout – elizabeth bowen
myra breckinridge – gore vidal
the nice and the good – iris murdoch
belle du seigneur – albert cohen
cancer ward – aleksandr isayevich solzhenitsyn
the first circle – aleksandr isayevich solzhenitsyn
2001: a space odyssey – arthur c. clarke
do androids dream of electric sheep? – philip k. dick
dark as the grave wherein my friend is laid – malcolm lowry
the german lesson – siegfried lenz
in watermelon sugar – richard brautigan
a kestrel for a knave – barry hines
the quest for christa t. – christa wolf
chocky – john wyndham
the electric kool-aid acid test – tom wolfe
the cubs and other stories – mario vargas llosa
one hundred years of solitude - gabriel garcía márquez
the master and margarita – mikhail bulgakov
pilgrimage – dorothy richardson
the joke – milan kundera
no laughing matter – angus wilson
the third policeman – flann o’brien
a man asleep – georges perec
the birds fall down – rebecca west
trawl – b.s. johnson
in cold blood – truman capote
the magus – john fowles
the vice-consul – marguerite duras
wide sargasso sea – jean rhys
giles goat-boy – john barth
the crying of lot 49 – thomas pynchon
thingsgeorges perec
the river between – ngugi wa thiong’o
august is a wicked month – edna o’brien
god bless you, mr. rosewater – kurt vonnegut
everything that rises must converge – flannery o’connor
the passion according to g.h. – clarice lispector
sometimes a great notion – ken kesey
come back, dr. caligari – donald bartholme
albert angelo – b.s. johnson
arrow of god – chinua achebe
the ravishing of lol v. stein – marguerite duras
herzogsaul bellow
v. – thomas pynchon
cat’s cradle – kurt vonnegut
the graduate – charles webb
manon des sources – marcel pagnol
the spy who came in from the cold – john le carré
the girls of slender means – muriel spark
inside mr. enderby – anthony burgess
the bell jar – sylvia plath
one day in the life of ivan denisovich – aleksandr isayevich solzhenitsyn
the collector – john fowles
one flew over the cuckoo’s nest – ken kesey
a clockwork orange – anthony burgess
pale fire – vladimir nabokov
the drowned world – j.g. ballard
the golden notebook – doris lessing
labyrinths – jorg luis borges
girl with green eyes – edna o’brien
the garden of the finzi-continisgiorgio bassani
stranger in a strange land – robert heinlein
franny and zooey – j.d. salinger
a severed head – iris murdoch
faces in the water – janet frame
solarisstanislaw lem
cat and mouse – günter grass
the prime of miss jean brodie – muriel spark
catch-22 – joseph heller
the violent bear it away – flannery o’connor
how it issamuel beckett
our ancestors – italo calvino
the country girls – edna o’brien
to kill a mockingbird – harper lee
rabbit, run – john updike
promise at dawn – romain gary
cider with rosie – laurie lee
billy liar – keith waterhouse
naked lunch – william burroughs
the tin drum – günter grass
absolute beginners – colin macinnes
henderson the rain kingsaul bellow
memento mori – muriel spark
billiards at half-past nine – heinrich böll
breakfast at tiffany’s – truman capote
the leopard – giuseppe tomasi di lampedusa
pluck the bud and destroy the offspring – kenzaburo oe
a town like alice – nevil shute
the bitter glass – eilís dillon
things fall apart – chinua achebe
saturday night and sunday morning – alan sillitoe
mrs. ‘arris goes to paris – paul gallico
borstal boy – brendan behan
the end of the road – john barth
the once and future king – t.h. white
the bell – iris murdoch
jealousy – alain robbe-grillet
voss – patrick white
the midwich cuckoos – john wyndham
blue noon – georges bataille
homo faber – max frisch
on the road – jack kerouac
pnin – vladimir nabokov
doctor zhivago – boris pasternak
the wonderful “o” – james thurber
justine – lawrence durrell
giovanni’s room – james baldwin
the lonely londonerssam selvon
the roots of heaven – romain gary
seize the day – saul bellow
the floating opera – john barth
the lord of the rings – j.r.r. tolkien
the talented mr. ripley – patricia highsmith
lolita – vladimir nabokov
a world of love – elizabeth bowen
the trusting and the maimed – james plunkett
the quiet american – graham greene
the last temptation of christ – nikos kazantzákis
the recognitions – william gaddis
the ragazzi – pier paulo pasolini
bonjour tristesse – françoise sagan
i’m not stiller – max frisch
self condemned – wyndham lewis
the story of o – pauline réage
a ghost at noon – alberto moravia
lord of the flies – william golding
under the net – iris murdoch
the go-between – l.p. hartley
the long goodbye – raymond chandler
the unnamable – samuel beckett
watt – samuel beckett
lucky jim – kingsley amis
junkie – william burroughs
the adventures of augie march – saul bellow
go tell it on the mountain – james baldwin
casino royale – ian fleming
the judge and his hangman – friedrich dürrenmatt
invisible man – ralph ellison
the old man and the sea – ernest hemingway
wise blood – flannery o’connor
the killer inside me – jim thompson
memoirs of hadrian – marguerite yourcenar
malone diessamuel beckett
day of the triffids – john wyndham
foundation – isaac asimov
the opposing shore – julien gracq
the catcher in the rye – j.d. salinger
the rebel – albert camus
molloy – samuel beckett
the end of the affair – graham greene
the abbot c – georges bataille
the labyrinth of solitude – octavio paz
the third man – graham greene
the 13 clocks – james thurber
gormenghast – mervyn peake
the grass is singing – doris lessing
i, robot – isaac asimov
the moon and the bonfires – cesare pavese
the garden where the brass band played – simon vestdijk
love in a cold climate – nancy mitford
the case of comrade tulayev – victor serge
the heat of the day – elizabeth bowen
kingdom of this world – alejo carpentier
the man with the golden arm – nelson algren
nineteen eighty-four – george orwell
all about h. hatterr – g.v. desani
disobedience – alberto moravia
death sentence – maurice blanchot
the heart of the matter – graham greene
cry, the beloved country – alan paton
doctor faustus – thomas mann
the victim – saul bellow
exercises in style – raymond queneau
if this is a man – primo levi
under the volcano – malcolm lowry
the path to the nest of spiders – italo calvino
the plague – albert camus
back – henry green
titus groan – mervyn peake
the bridge on the drina – ivo andri?
brideshead revisited – evelyn waugh
animal farm – george orwell
cannery row – john steinbeck
the pursuit of love – nancy mitford
loving – henry green
arcanum 17 – andré breton
christ stopped at eboli – carlo levi
the razor’s edge – william somerset maugham
transit – anna seghers
ficciones – jorge luis borges
dangling man – saul bellow
the little prince – antoine de saint-exupéry
caught – henry green
the glass bead game – herman hesse
emberssandor marai
go down, moses – william faulkner
the outsider – albert camus
in sicily – elio vittorini
the poor mouth – flann o’brien
the living and the dead – patrick white
hangover square – patrick hamilton
between the acts – virginia woolf
the hamlet – william faulkner
farewell my lovely – raymond chandler
for whom the bell tolls – ernest hemingway
native son – richard wright
the power and the glory – graham greene
the tartar steppe – dino buzzati
party going – henry green
the grapes of wrath – john steinbeck
finnegans wake – james joyce
at swim-two-birds – flann o’brien
coming up for air – george orwell
goodbye to berlin – christopher isherwood
tropic of capricorn – henry miller
good morning, midnight – jean rhys
the big sleep – raymond chandler
after the death of don juan – sylvie townsend warner
miss pettigrew lives for a day – winifred watson
nausea – jean-paul sartre
rebecca – daphne du maurier
cause for alarm – eric ambler
brighton rock – graham greene
u.s.a. – john dos passos
murphy – samuel beckett
of mice and men – john steinbeck
their eyes were watching god – zora neale hurston
the hobbit – j.r.r. tolkien
the years – virginia woolf
in parenthesis – david jones
the revenge for love – wyndham lewis
out of africa – isak dineson (karen blixen)
to have and have not – ernest hemingway
summer will show – sylvia townsend warner
eyeless in gaza – aldous huxley
the thinking reed – rebecca west
gone with the wind – margaret mitchell
keep the aspidistra flyinggeorge orwell
wild harbour – ian macpherson
absalom, absalom! – william faulkner
at the mountains of madness – h.p. lovecraft
nightwood – djuna barnes
independent people – halldór laxness
auto-da-fé – elias canetti
the last of mr. norris – christopher isherwood
they shoot horses, don’t they? – horace mccoy
the house in paris – elizabeth bowen
england made me – graham greene
burmese daysgeorge orwell
the nine tailors – dorothy l. sayers
threepenny novel – bertolt brecht
novel with cocaine – m. ageyev
the postman always rings twice – james m. cain
tropic of cancer – henry miller
a handful of dust – evelyn waugh
tender is the night – f. scott fitzgerald
thank you, jeeves – p.g. wodehouse
call it sleep – henry roth
miss lonelyhearts – nathanael west
murder must advertise – dorothy l. sayers
the autobiography of alice b. toklasgertrude stein
testament of youth – vera brittain
a day off – storm jameson
the man without qualities – robert musil
a scots quair (sunset song) – lewis grassic gibbon
journey to the end of the night – louis-ferdinand céline
brave new world – aldous huxley
cold comfort farm – stella gibbons
to the north – elizabeth bowen
the thin man – dashiell hammett
the radetzky march – joseph roth
the waves – virginia woolf
the glass key – dashiell hammett
cakes and ale – w. somerset maugham
the apes of god – wyndham lewis
her privates we – frederic manning
vile bodies – evelyn waugh
the maltese falcon – dashiell hammett
hebdomerosgiorgio de chirico
passing – nella larsen
a farewell to arms – ernest hemingway
red harvest – dashiell hammett
living – henry green
the time of indifference – alberto moravia
all quiet on the western front – erich maria remarque
berlin alexanderplatz – alfred döblin
the last september – elizabeth bowen
harriet hume – rebecca west
the sound and the fury – william faulkner
les enfants terribles – jean cocteau
look homeward, angel – thomas wolfe
story of the eye – georges bataille
orlando – virginia woolf
lady chatterley’s lover – d.h. lawrence
the well of loneliness – radclyffe hall
the childermass – wyndham lewis
quartet – jean rhys
decline and fall – evelyn waugh
quicksand – nella larsen
parade’s end – ford madox ford
nadja – andré breton
steppenwolf – herman hesse
remembrance of things past – marcel proust
to the lighthouse – virginia woolf
tarka the otter – henry williamson
amerika – franz kafka
the sun also rises – ernest hemingway
blindness – henry green
the castle – franz kafka
the good soldier švejk – jaroslav hašek
the plumed serpent – d.h. lawrence
one, none and a hundred thousand – luigi pirandello
the murder of roger ackroyd – agatha christie
the making of americansgertrude stein
manhattan transfer – john dos passos
mrs. dalloway – virginia woolf
the great gatsby – f. scott fitzgerald
the counterfeiters – andré gide
the trial – franz kafka
the artamonov business – maxim gorky
the professor’s house – willa cather
billy budd, foretopman – herman melville
the green hat – michael arlen
the magic mountain – thomas mann
we – yevgeny zamyatin
a passage to india – e.m. forster
the devil in the flesh – raymond radiguet
zeno’s conscience – italo svevo
cane – jean toomer
antic hay – aldous huxley
amok – stefan zweig
the garden party – katherine mansfield
the enormous room – e.e. cummings
jacob’s room – virginia woolf
siddhartha – herman hesse
the glimpses of the moon – edith wharton
life and death of harriett frean – may sinclair
the last days of humanity – karl kraus
aaron’s rod – d.h. lawrence
babbitt – sinclair lewis
ulysses – james joyce
the fox – d.h. lawrence
crome yellow – aldous huxley
the age of innocence – edith wharton
main street – sinclair lewis
women in love – d.h. lawrence
night and day – virginia woolf
tarr – wyndham lewis
the return of the soldier – rebecca west
the shadow line – joseph conrad
summer – edith wharton
growth of the soil – knut hamsen
bunner sisters – edith wharton
a portrait of the artist as a young man – james joyce
under fire – henri barbusse
rashomon – akutagawa ryunosuke
the good soldier – ford madox ford
the voyage out – virginia woolf
of human bondage – william somerset maugham
the rainbow – d.h. lawrence
the thirty-nine steps – john buchan
kokoro – natsume soseki
locus solus – raymond roussel
rosshalde – herman hesse
tarzan of the apes – edgar rice burroughs
the ragged trousered philanthropists – robert tressell
sons and lovers – d.h. lawrence
death in venice – thomas mann
the charwoman’s daughter – james stephens
ethan frome – edith wharton
fantômas – marcel allain and pierre souvestre
howards end – e.m. forster
impressions of africa – raymond roussel
three livesgertrude stein
martin eden – jack london
strait is the gate – andré gide
tono-bungay – h.g. wells
the inferno – henri barbusse
a room with a view – e.m. forster
the iron heel – jack london
the old wives’ tale – arnold bennett
the house on the borderland – william hope hodgson
mother – maxim gorky
the secret agent – joseph conrad
the jungle – upton sinclair
young törless – robert musil
the forsyte sage – john galsworthy
the house of mirth – edith wharton
professor unrat – heinrich mann
where angels fear to tread – e.m. forster
nostromo – joseph conrad
hadrian the seventh – frederick rolfe
the golden bowl – henry james
the ambassadors – henry james
the riddle of the sands – erskine childers
the immoralist – andré gide
the wings of the dove – henry james
heart of darkness – joseph conrad
the hound of the baskervillessir arthur conan doyle
buddenbrooks – thomas mann
kim – rudyard kipling
sister carrie – theodore dreiser
lord jim – joseph conrad

1800s
some experiences of an irish r.m. – somerville and ross
the stechlin – theodore fontane
the awakening – kate chopin
the turn of the screw – henry james
the war of the worlds – h.g. wells
the invisible man – h.g. wells
what maisie knew – henry james
fruits of the earth – andré gide
dracula – bram stoker
quo vadis – henryk sienkiewicz
the island of dr. moreau – h.g. wells
the time machine – h.g. wells
effi briest – theodore fontane
jude the obscure – thomas hardy
the real charlotte – somerville and ross
the yellow wallpaper – charlotte perkins gilman
born in exile – george gissing
diary of a nobody – george & weedon grossmith
the adventures of sherlock holmessir arthur conan doyle
news from nowhere – william morris
new grub street – george gissing
gösta berlings saga – selma lagerlöf
tess of the d’urbervilles – thomas hardy
the picture of dorian gray – oscar wilde
the kreutzer sonata – leo tolstoy
la bête humaine – émile zola
by the open sea – august strindberg
hunger – knut hamsun
the master of ballantrae – robert louis stevenson
pierre and jean – guy de maupassant
fortunata and jacinta – benito pérez galdés
the people of hemsö – august strindberg
the woodlanders – thomas hardy
she – h. rider haggard
the strange case of dr. jekyll and mr. hyde – robert louis stevenson
the mayor of casterbridge – thomas hardy
kidnapped – robert loui