Ama alttan alta her şeyin sahte olduğunu biliyorum, az önce başıma gelen şeyden daha şimdiden çok uzakta olduğumu ve çok kereler olduğu gibi, her şeyin belki de bir gizli mesajı ya da işareti kaçırmaktan doğan boş bir anlama isteğine bağlandığını biliyorum; içine düştüğüm huzursuzluğu anlama isteğine, anıların, olasılıkların ve işaretlerin infilak ederek, beni benden çekip almasıyla dağılması bir olan göz kamaştırıcı bir bütünlüğe dönüşmesi sonucu aniden ortaya çıkan apayrı bir düzeni anlama isteğine. Şimdi tüm bunlardan geri tek bir merak kaldı bende – şu eski mevzu: Şifreyi çözmek. Gerisi, midenin ağzında bir kasılma, böylesi diyalektik basitlik taşımayan bir yolun oralarda bir yerlerde başlayıp ileri doğru uzadığına duyulan o karanlık güven.
Dudakları onunkileri buldu. Artık konuşmayacaklardı. “Değil, yalnız etimiz konuşacak. Dudaklar sesleri kesip biçerler. İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? Et beyinli! Bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. Et beyinli! Ya bu birbirinde ezilen dudakları, bu acıta acıta sıkan elleri yöneten ne? Omurilik mi? Ondan mı murdarlık demişler? İki apayrı et nasıl oluyor da birbirinin dilini böyle kesin, kolayca anlayıveriyor? Ya bu oburluk, bu doymazlık! Korkunç şey demişti. En korkuncu bu değil mi?” Dudaklarını çekti.
Güneşin doğuşundan batışına dek sırf kendilerini hayatta tutacak şeyleri sağlamak için didinen insanlar şikâyet edip durmaz ve hayal kurmazlar. Çin’deki kitlelerin isyankâr olmayışının nedenlerinden biri de, en kıt olan yaşama imkanlarını güçlükle sağlayabilmek için bile haddinden fazla çaba sarf etmenin gerekiyor olmasıdır. Varoluş için verilen yoğunlaşmış mücadele “dinamik değil, durağan bir etkidir.”
"Boş şekillerden ibaret olduğumuzu unutarak, görüntüleri gerçek vücutlar yerine koyduğuma bakıp, sana karşı duyduğum sevginin şiddetini anlayabilirsin."