‘’Kırmakla acımak arasında kalınmışlık…’’
Aziz Bey, kibrinin inadının kölesi olmuş. Kendine bile itiraf etmeye korktuğu diğer tüm duygulardan kaçar korkak olmuş.
Bir öykü değil bir hayat hikâyesi, kendi içinde kendini yitirmişliğin hikâyesi. Bir hadise…
Aziz Bey hadisesi…
Kimine göre beyde değildir kim bilir, kimine göreyse başlı başına, duygusuyla fikriyle her şeyiyle tam bir bey!
Kitaba sığmamış taşmıştı onun kibri, hayata karşı tutunduğu yaklaşımlar.
O hiç kimseye ne mecbur ne muhtaç. Öyle ki her şeyler etrafındaki herkesler ona muhtaç olmalıydı, muhtaçlıktan kastım herkes onun istediği gibi, istediği zaman onları ‘kişileri’ öz hayatının çerçevesine istediği kalıplarda sığdırır, istediği zaman onları çerçevesinden çıkarırdı. Çünkü o Aziz beydi.
Karısını sevmek istediği zamanı bile kendi seçmişti…
Bknz; ‘’ karısını sevmek istediği zamanı da kendi seçmişti ama karısı yatmıştı işte.’’ S69
İşte Aziz Bey, işte Tamburisi, yoğurulmuş iç sıkıntıları.
‘’Öyle bir aşk bekliyordu ki hayattan, yüzünde birden bire patlayan bir tokat gibi onu serseme çevirsin. Eli ayağı tutulsun, kesilsin. Böyle çarpan aşka aşk derdi Aziz Bey.’’
Öyle de oldu…
Maryamı peşinden koşup ardından yuvarlandığı, dağıldığı Maryama âşık oldu.
Sonrası karanlık, yolları, yılları karardı Aziz Beyin. Kendiyle birlikte kendinin olan/olmayan her şeye bulaştı karanlığı.
Annesine babasına… Vuslat’a, Zeki’ye... Ardına arkasına, yarınına.
Sayın Tunç okuyucuları, sizleri de Aziz beyin hayatına davet ediyor, bu güvensiz, umutsuz, romantik öykünün içinde salınmaya çağırıyorum.
Nitekim öykünün içinde kayboluşumu bir ben biliyorum. Birde beni çeken Bey, Okurken başucumdan ayrılmayan nöbet tutan bir beydi Aziz Bey.
--
Ayfer Tunç’un okudğum 2. Kitabı oldu Aziz Bey, her yönüyle konuşulmaya müsait bir öyküydü.
İnsani