• Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?
  • “ Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır. “
  • SPOILER SPOILER
    Kitap içeriği hakkında bilgi içerir.

    Allah’ın indirdiği bir kitapta, kutsal bir kitabın incelemesinde “spoiler” da olur mu diyeceksin biliyorum, ama olur. Nasıl mı olur? Bakalım nasıl olurmuş.

    Okumadın ki sen bu kitabı, hem de hiç okumadın, onun için çok güzel olur “spoiler”, hatta en rahatsız edeninden. Sana sorsalar en başta Kur’an’dan hesaba çekileceğim dersin ama buna rağmen yine de okumazsın. Okusan da anlamadan Arapça olarak okursun veya ezberden okuyup boğazından farklı farklı tonlamalar çıkartarak, nağme vere vere okursun, anlamak istemezsin içindekini. Ne gerek var ki anlamaya değil mi, Allah anlasın ya yeter sonuçta(!) Hâlbuki böyle yaparak Allah’ın dediğinin aynısını geri olarak söylediğini de düşünmezsin. Din adına bir şeyler yapmak istediğinde de sana biri gelip Kur’an’dan ayet ile cevap verirse de umursamazsın o ayeti, aynı Hicr Suresi 91. ayetteki gibi; çünkü inandığın, büyüklerinden gördüklerin doğrudur senin için. Bu ayetleri anlayamayacağını ileri sürersin, dua ayetler yeterlidir çünkü senin için.


    Arapça okumak tabii ki önemlidir Kur’an’ı ama senin anlaman gerektiği kadar önemli değildir. Bak mesela sana bir örnek vereyim: Senin bir yakının sana mesaj/mektup gönderse hemen açıp okumak istersin haklı olarak. Açtın ve baktın ki bu mesaj farklı bir dilde, hadi olsun Arapça bu mesaj/mektup. Hemen Arapça bilen birine gider ve sana diline çevirmesini istersin. Haklısın, seviyorsun çünkü onu ve sana çok yakın ve öğrenmek anlamak istersin, ama en çok sevdiğim dediğin Allah’ın mesajını anlamak için uğraşamazsın, bırak yakınlığı boş ver şimdi, sana Kaf Suresi 16. ayette yazdığı gibi şah damarından daha yakın olan Allah’ın mesajını anlamak dahi istemezsin.


    Tamam o zaman anlaştık seninle, okumak istiyorsun Kur’an’ı ama bu sefer de Türkçe okumak istediğin için etrafındakilerden tepki alıyorsun. Ne diyorlar mesela sana “Kur’an Arapça indirildi ve Arapça okunmalı” mı diyorlar? Bunu derler tabii başka ne diyebilirler ki! O zaman gel onlara Kur’an’dan “spoiler” verelim, Allah’ın İbrahim Suresi’nde “Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik” diye buyurduğu 4. ayetiyle cevap verelim. Yetmedi mi bu cevap onlara, o zaman Fussilet Suresi 3. ayetten “Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır.” dan cevap verelim. Verdik birçok “spoiler”ı, az da olsa sustular; ama bu sefer sen Kur’an’ı anlayamazsın diyecekler, anlamak için farklı şekilde bilgilerin olması lazım diyecekler. Durdun birkaç saniye, düşünüyorsun “Allah Allah” deyip içinden, şaşkınlığını belli ediyorsun, “Allah bizlere, yarattığı kullarına anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi” diye devam ediyorsun düşünmeye. Zumer Suresi 3. ayette “Dikkat ediniz saf din Allah’a aittir” diye yazmasına rağmen bu nasıl olur diye düşünüyorsun, hatta “Allah kendi kitabı için beni başka kaynaklara mı yönlendiriyor diye de” düşünüyorsun, ama boş verelim biz bunları, bunlar kendi düşüncelerimiz bizim. Bakalım Kur’an’da Allah bu durum için neler diyor. Birkaç “spoiler” daha verelim ama bu sefer de fazla verelim biraz. Örneğin: Kamer Suresi 17, Hud Suresi 1, Yusuf Suresi 1, Kehf Suresi 1, Nur Suresi 1, Şuara Suresi 2, Neml Suresi 1-2, Kasas Suresi 2. Sanırım bu kadar “spoiler” yeterlidir onlara. Acaba fark ettiler mi genel olarak hep surelerin başlangıcından örnekler verdik.


    Başladın okumaya ama Muzzemmil Suresi 4. ayette de yazdığı gibi ağır ağır okuyorsun, yani anlamaya çalışarak, tabir-i caizse çember yöntemi ile okuyup ayetlerin açıklamasını farklı ayetlerden alıyorsun. Bu kısımlarda işte dikkatini bir şeyler çekiyor. İçinde borçtan kurtulma duasının olmadığını görüyorsun, ne sevdiğinle evlenme duası ne de zengin olma duasının da olmadığını görüyorsun. Doğru yolu bulma haricinde ve Allah’ı anma haricinde bakıyorsun dualar da yok içinde. Burada araya girip sana bir şey anlatmak istiyorum. Yakınımda bir karı-koca vardı, çok da değerli insanlardı. Bunlar her Ramazan ayında Kur’an’ı Arapça okuyarak bitirirlermiş. Sonra kafalarına esmiş ve demişler ki hadi bu sefer de Türkçe okuyalım demişler ve başlamışlar okumaya. Birkaç sayfa okuduktan sonra kadın kocasına demiş ki “Ne olur beni durdur imanım bozuluyor.” Çünkü din diye gördüğü, uyguladığı hiçbir şeyin Kur’an’da olmadığını hatta çoğularının da aksinin olduğunu görmüş, ya korkuyor gerçekten böyle diyor ya da sağlam bir ironi yapıyor. Evet, okuyorsun ve içinde dualar olmadığını görüyorsun, bazı tarihi olaylardan bahsettiğini okuyorsun. Kadınların din adamların söylediği gibi geri planda kalmadığını görüyorsun, erkeklerin ise kadınlardan fiziksel gücün haricinde bir üstünlükleri olmadığını da görüyorsun. Kadın mesela dışarıda veya yabancı erkeklerin yanında gülemez derler ama Hud Suresi 71. ayette İbrahim Peygamber’in hanımın başka erkeklerin yanında güldüğünü görüyorsun ama gülmeye en ufak bir eleştiri olmayıp aksine müjde aldığını da okuyorsun. Yasak meyve konusunda ise hep Havva’yı suçlarlar diye biliyordun ama bir bakıyorsun Taha Suresi 115. ayette Allah değil Havva’ya tabir-i caizse Adem’e yükleniyor.

    Merakın gittikçe daha çok artıyor, mesela Hz. Muhammed’i insan üstü bir peygamber olarak tanırken artık insan üstü değil üstün “insan” olarak tanıyorsun. Hadis kitaplarında bile geçmeyen “levlake” hadisi var ya hani “sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” diye işte buna zıt bir peygamber okuyorsun. Bakıyorsun Tekvir Suresi 22. ayete Allah Hz. Muhammed için “arkadaşınız” diyor, sonra bakıyorsun Furkan Suresi 7. ayette Peygamber’in yemek yediğini ve çarşılara gidip alışveriş yaptığını okuyorsun ama yok hâlâ insandan üstün diyorlar ve bu sefer de Fussilet Suresi 6. ayeti okuyorsun ve “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım” ile doğru sonuca ulaşıyorsun. Ama yok bu sefer de “ismet” diye bir şeyler çıkartıp peygamberler günah işlemez diyorlar, hak veriyorsun onlara evet işlemez diyorsun ama bu sefer de karşına “Allah seni affetsin” diye başlayan Tövbe Suresi 43. ayet çıkıyor, okumaya devam ediyorsun ve Nisa Suresi 105. ile 106. ayette Allah’ın Peygamber’e “Sakın hainlerden olma” dediğini okuyorsun, devamında da “Allah’tan af dile” kısmını okuyorsun ve onların bu dediklerini de kabul etmiyorsun. Okudukça da Tahrim Suresi 1, İsra Suresi 73-75, Muhammed Suresi 19, Fetih Suresi 1-2. ayetlerinin bu konuyu desteklediğini fark ediyorsun. Unutmadan söyleyeyim, ilerleyen zamanlarda şunu da öğreneceksin ki yukarıda bahsi geçen “levlake” hadisini İncil’de Pavlus’un yazdığı Koloselilere Mektup kısmında okuyacaksın ve İslam’ın içine nasıl girdiğini de öğreneceksin.

    Önceden dua ediyordun “Allah’ım bizi Peygamber’in şefaatine nasip eyle” diye. İşte maalesef o zamanlar bazı şeyleri düşünmüyordun. Hesap gününde Allah’tan değil de Peygamber’den şefaat isteyerek dua ediyordun, hâlbuki Fatiha Suresi’ni her gün okurken 4. ayette “maliki yevmiddin” derken “O, din gününün sahidibir” dediğini bilmiyordun. Kur’an okumaya devam ettikçe de Zumer Suresi 44. ayet, İnfitar Suresi 17-19’u okuyacak ve şefaatin yalnızca Allah’ta olduğunu görecek ve öğreneceksin. Bunlar da şaşırtacak seni. Maide Suresi 104. ayet ama seni bu kısımda rahatlatacak, etrafındakilerin hangi yanlışta olduğunu göreceksin ama bu sefer de susmak razı etmeyecek seni ve konuşmak ise çare de olmayacak sana.

    Mucizeler okuyordun birçok kitapta, birçok kişiden Ay'ın yarılmasından kafası kesilmiş bir çocuğun diriltilmesine kadar birçok mucizeler okudun ve duydun da. Bu sefer ise Rad Suresi 38'i okudun ve düşünmeye başladın, Hicr Suresi 7 ve 8 ile daha da çok düşünmeye başladın ve İsra Suresi 90 ile 93. ayetler ise sende büyük bir etki yarattı ama yine de için rahat değil bu kadar çok mucizeler duydun bu zamana kadar bunlardan biri gerçek olmalı diyorsun, Peygamber'in Kur'an haricinde mucizesinin olmadığını bilmek seni rahatsız ediyor. Rad Suresi 7. ayeti okuyorsun ("Eğer yüz çevirip gitmeleri sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa, yerin içinde bir delik yahut gökte bir merdiven ara da onlara bir mucize getir. Allah dileseydi onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma.") ve mucizenin gelmediğini tamamen öğreniyorsun, hatta Peygamber'in mucize gelmedi diye üzüldüğünü, üzülmekle beraber istediğini Allah'ın ise O'na gücün yeterse yap dediğini okuyorsun ve O'na cahillerden olmadı dediğini de okuyup bu konuda da doğruya ulaştığın için hem sevinip hem de düşüncelere giriyorsun.

    Evliyâ adı altında bazı kişilerin yüceltildiğine sürekli şahit oldun, sen de inanıyordun ki evliyâ diye bir şey vardı ve onlar yüceltilmiyor aksine yücelerdi ama A’raf Suresi 2 ile 3. ayeti okuduğunda da Allah’ın kendisini bırakıp insanların kendilerine evliyâ bulmasına, aralarına evliyâ sokmalarına karşı çıktığını göreceksin ama burada merak edecek ve bu kelimenin manasına bakacaksın. Veli kelimesinin çoğulu olup Allah’a dost manasına geldiğini öğreneceksin yani anlayacaksın ki Allah’a düşman olmayan herkes ve kurallarına uyan herkes artık senin için de evliyâ olacak. Bundan sonra da uçan, kaçan, seslendiğinde sana yetişen, Turkcell şebekesi gibi mükemmel çekim gücüne sahip olduğu iddia edilen kişilerin aldatmacadan başka bir şey olmadığını da öğreneceksin.

    Maun Suresi’ni okuduktan sonra ise dinde namazın öncelik değil yardımın ve iyiliğin öncelik olduğunu öğreneceksin. Bakara Suresi 62. ayet de destekleyecek bu görüşünü. Bu sefer de niye hep sorgunun namaz üzerinden yapıldığını düşüneceksin, çünkü “Vay o namaz kılanların haline ki yetimi doyurmadılar” kısmı çok düşündürecek seni. Namaz kelimesini detaylıca araştıracak ve namaz kelimesinin Arapça değil Farsça bir kelime olduğunu öğreneceksin ve fark edeceksin ki namaz kelimesini Kur’an’da da geçmiyor diyeceksin. Geçen kelimenin ise aynı anlamda kılınan namaz ile beraber birçok kelimelere eşit olduğunu da göreceksin.

    Daha birçok şeyi daha öğreneceksin. Sırat köprüsünün olmadığını, kabir azabının olmadığını, dinde hadislerin değil önceliğin ayetler olduğunu öğreneceksin. Tasavvuf denilen oluşumun ise tamamen İslam dışı olduğunu öğreneceksin. İşte burada, tam da bu zamanda tepkiler alacaksın. Peygamber düşmanı diyecekler sana, peygambersiz din olmaz diyecekler ama anlatamayacaksın kendini, sen konuşacaksın düşüncelerini söyleyeceksin ama her söylediğin söz karşı tarafta ateşe atılan odun etkisi yapacak; çünkü sen hâlâ onların gözünde peygamber düşmanı olacaksın, hâlbuki senin tek yaptığın Peygamber’i tarihte olduğu gibi Kur’an’ın içine almak olacak, hatta onlara Hakka Suresi 40 – 44. ayetlerin arasını okuyacaksın ama onlara yine de yetmeyecek. Susacaksın ama susmanda da gönlün razı olmayacak. Dediğim gibi konuşman ise hiç etki etmeyecek, belki de sadece lütfen düşünerek ve araştırarak Kur’an okuyun diyeceksin.

    Biliyorum sen okuduktan sonra bunları düşüneceksin ve böyle bir inceleme yazacaksın çünkü düşünen birisin ve önceliğin ayetler olduğunu da biliyorsun. Bunda da ben genelleme yapmıyorum zaten, kimseye hakaret de etmiyorum, inancına dil de uzatmıyorum sadece sana söylüyorum evet sana.
  • Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

    31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

    AÇIKLAMA

    31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
    Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
    Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
    Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
    Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
    32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
    Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
    Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
    Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
    33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
    34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
    35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
    Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
    Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
    36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
    Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
    37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
    38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
    39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
    40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
    41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
    42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
    1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
    2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
    Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
    Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
    3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
    43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
    Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
    İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
    Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
    44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
    Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
    Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
    Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
    45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
    İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
    Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
    Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
    Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
    İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
    Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
    Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
    Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
    46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
    47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
    Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
    Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
    Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
    48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
    49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
    1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
    Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
    2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
    3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
    Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
    4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
    Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
    Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
    Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
    Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
    Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
    Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
    5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
    a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
    b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
    c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
    d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
    e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
    Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
    Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.
  • "Her ayetin 7 tane manası vardır." sözünü söyleyen https://1000kitap.com/Gonyali arkadaşım bunun kaynağını bana
    gösterir misin? Bu sözünüz çok sakat bir sözdür.. Her ayetten 7 tane mana çıkarırsak orta da Allah'ın tek din İSLAM dinini saf dışı bırakmış olur ve DİN denen bir şey kalmaz. 6666*7=46662 mana / ayet eder ki; bu da günümüzdeki sapkın görüşlerin ve bu benzeri anlayışlardan çıkmaktadır.. Ali İmran Suresi-7.Ayeti Kerime de; "Sana kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez. / Sana Kur’anı indiren O’dur. Bunun bir kısım âyetleri açık ve kesindir. Bunlar Kur’ân’ın esasıdır. Diğer bir kısım âyetler de vardır ki, (onların mânası sizce anlaşılmaz) müteşâbihtirler. (1) İşte, kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’ân’ın müteşâbih âyetlerine uyarlar. Halbuki, o müteşabihin te’vilini yalnız Allah bilir. İlimde kökleşmiş ve metin olmuş kimseler ise: “- Biz ona (manâsı anlaşılmıyan müteşabihe) inandık; açık ve kapalı bütün âyetler Allah'tan başkası bilmez."
    Tam manasıyla amellerini (islami emirleri topyekun) yerine getirmeyen insanların bu anlamda konuşmaları hiç birşeyi değiştirmez. Çünkü Hud Suresi-122.Ayeti Kerimede ise; "İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi dosdoğru ol!...." ayeti gereği ameli bir icraatıyla değil de beşeri ilmi ile konuşmanın bir manası yoktur.. Ayrıca Kur'anı-ı Kerimdeki ayetleri TEFSİR ve KELAM ilmi ile anlaya biriz ki, Bu da FAKİH ve MÜFESSİR'lerdir.. Bunu da bizim gibi ilmi kıt olanlar değil bilakis hadisi Şerifte'de buyrulduğu gibi "Allah Kimin İçin Hayır Dilerse Onu Dinde Anlayış Sahibi Kılar" hadisi gereği FAKİH ve MÜFESSİR'lerin işidir..

    Bu Hadisle ilgili olarak Muaviye şöyle demiştir: Hz.Peygamberin şöyle dediğini işittim:

    "Allah kimin için hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar. Ben yalnızca taksim eden bir kişiyim, veren Allah'tır. Allah'ın emri gelin­ceye (kıyamet kopuncaya) kadar bu ümmet Allah'ın emri üzere kala­cak, muhalefet edenler onlara zarar veremeyeceklerdir.[62]

    Açıklama

    Bu hadis üç hüküm içermektedir:

    1. Dinde tefakkuhun (anlayış sahibi olmanın/fıkıhta derinleşmenin) fazileti

    2. Mal ve mülkü verenin hakikatte Allah olduğu

    3. Bu ümmetin bir bölümünün kıyamete kadar hak üzerinde sabit kalacağı

    Birinci hakikat ilim konusuna, ikinci hakikat sadakalar (zekat vb.) konusuna, üçüncü hakikat kıyamet alametleri İle ilgili bölüme uygundur. "Allah'ın emri ge­linceye kadar" sözünde yer alan "Allah'ın emri" kalbinde imandan bir şey bulu­nanların ruhunu kabzedecek olan rüzgardır ki bundan sonra yeryüzünde insan­ların en kötüleri kalacak, kıyamet de onların üzerine kopacaktır.

    Bunların üçü de diğer bir açıdan ilim konulan ile hatta bu başlık ile doğru­dan doğruya ilgilidir. Çünkü bu hadis; Allah'ın dininde anlayış sahibi/derin fıkhı bilgiye sahip kişiler için iyiliğin söz konusu olduğunu, bunun yalnızca kişisel çaba ile kazanılamayacağını, aksine Allah'ın nasip ettiği kişilerin buna sahip olacağını, buna sahip olanların kıyamete kadar mevcut olacağını belirtmektedir.

    Buhârî bunlardan kasdedilenin hadis âlimleri olduğunu belirtmiştir.

    Ahmed b. Hanbel "Burada kasdedilenler hadis âlimleri değil ise başka kim olabilir bilmiyorum!" demiştir.

    Kadı Iyaz "Ahmed b. Hanbel bununla ehl-i sünnet ve hadis âlimleri gibi ina­nanları kasdetmiştir" demiştir.

    Nevevî "Bunların mücâhid, fakîh, muhaddis, zâhid, iyiliği emreden vb. hayırları yapan müminlerden, Allah'ın emirlerini yerine getirenlerden bir grup ol­ması muhtemeldir. Bunların bir yerde toplanmış olması şart değildir. Ayrı ayrı olmaları da mümkündür" demiştir.

    Bu hadisten şu hususlar anlaşılır: Dinde anlayış sahibi olmayan, yani İslâm­'ın temel kuralları ve bunlara ilişkin fıkıh ve İnanç ile ilgili detayları öğrenme­yen kişilerin hayırdan mahrum olduğunu gösterir. Ayrıca âlimlerin diğer insanlar üzerinde bariz bir şekilde üstünlüğünün bulunduğunu, dinde derin fıkhı bilgi sahibi olmanın da diğer İlimler üzerinde bir üstünlüğünün olduğunu göstermek­tedir.
  • 1- Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ı teşbih eder. O üstündür, hikmet sahibidir.
    2- Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz.
    3- Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah yanında şiddetli bir buğza sebep olur.
    4- Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

    Açıklaması:

    "Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ı teşbih eder. O üstündür, hikmet sahibidir." Yani akıl sahibi olsun veya olmasın, göklerde ve yerdeki varlık­ların hepsi Allah'ı teşbih eder, Onun azametini, kudretini, vahdaniyetini ve bütün kemal sıfatlarını kabul eder. O kuvvetlidir, galiptir ve mağlup edilmesi mümkün olmayacak şekilde kullarının üzerinde hakimdir, işlerin­de ve sözlerinde, yarattıklarını idare etmede ve onları irşad edip işlerini yönlendirmede hikmet sahibidir.
    Sonra Allah Tealâ ahlakî ve amelî faziletleri tavsiye ederek şöyle bu­yurdu:
    "Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?" Yani Al­lah'a ve peygamberine iman edenler, niçin söylediğinizin aksini yapıyorsu­nuz? Bu, söz verip de sözünde durmayanlara karşı bir cevaptır. İbni Kesir şöyle dedi: Selef alimlerinden, vaad edilen şey ister kişinin lehine ister aleyhine olsun yerine getirilmesinin vacip olduğunu söyleyenler, bu ayeti delil getirmişlerdir. Ayrıca Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği şu hadisi de hüccet almışlardır: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Münafığın alâmeti üç­tür: Söz verdiği zaman sözünden döner, konuştuğu zaman yalan söyler, emanete hıyanet eder."
    Bir başka sahih hadiste şöyle buyurur: "Şu dört şey kimde bulunursa halis bir münafık olur. Bunlardan bir tanesi bulunursa onu terkedinceye kadar o kişide münafıklık özelliklerinden biri vardır." Rasulullah sözünden dönmeyi de bunların arasında zikretti.
    İmam Malik'e göre vaadedip söz veren kişi vaadettiği şahsı bir sıkıntı­ya düşürecekse, mesela "Evlen, sana her gün şu kadar para vereceğim." de­se, o da buna güvenerek evlense bu vaadinde durması vaciptir, çünkü buna bir insan hakkı taalluk etmiştir.
    Cumhura göre vaadine vefa göstermek her ne kadar manevî ve insanî açıdan vacip olsa da kazaen (mahkeme nazarında bir hak ifade etmesi açı­sından) vacip olmaz. Yine bu ulema bu ayeti de şöyle anladılar: Bu ayet ba­zılarının üzerine cihadın farz olmasını temenni etmeleri ve farz olunca da bir kısmının bu vaadden dönmeleri üzerine nazil olmuştu. Dolayısıyla bu­rada vaadinde durmanın vücubuna dair bir delâlet yoktur. Şu ayet-i kerimeler de bunun benzeridir: "Kendilerine "Ellerinizi (savaştan) çekin, nama­zı dosdoğru kılın, zekâtı verin." denilen kimselere bakmaz mısın? Şimdi on­ların üzerine muharabe farz kılınınca içlerinden bir zümre, insanlardan Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar. Onlar "Ey Rabbimiz! Üzerimize şu muharebeyi niçin farz kıldın1? Bizi yakın bir zamana kadar geciktirmeli değil miydin." dediler. De ki: "Dünyanın fayda­sı pek azdır, ahiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Siz hurma çe­kirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız."
    "Nerede olursanız olun, isterse tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulu­nun ölüm size yetişir." (Nisa,)

    "İman etmiş olanlar "Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsay­dı" derler. Hükmü açık bir sure indirilip onda savaş zikredilince de kalple­rinde bir maraz olanların sana, ölümden dolayı bayılmış kişinin bakışı gibi baktıklarını görürsün." (Muhammed, 47/20).
    Sonra Yüce Allah sözü ile fiili birbirini tutmayanları zemm ederek şöyle buyurdu:
    "Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah yanında şiddetli bir buğza se­bep olur." Yani söylediğiniz sözü bırakıp başkasını yapmanız büyük bir. gü­nahtır. Zira sözden dönme, enaniyeti sevmenin, başkalarının çıkarını, onu­runu ve vaktini hiçe saymanın, fertler ve cemaatler arası güveni ihlal et­menin bir göstergesidir. Sözden dönme dönen için ne kadar kötü ve çirkin­dir. İşte bu yüzden bütün insanlar nazarında kötü olduğu ve nefretle karşı­landığı gibi Allah nezdinde de şiddetle buğz edilen ve cezalandırılan bir ha­reket sayılmıştır.
    Savaşı terkedip kaçanları kötüleyip kınamasına mukabil Allah cihada koşanları methederek şöyle buyurdu:
    "Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever." Yani Allah savaşanlardan razı olur, bir saf halinde, arada boşluk kalmaksızın birbirine kenetlenmiş muhkem bir yapı gibi, yerlerin­den oynatılamayan sıralanmış kütleler halinde Allah yolunda savaşanlara sonsuz sevaplar verir.
    Bu ayet-i kerimede şu hususlara işaret edilmektedir: Düşmanlarıyla savaşırken müminlerin nasıl bir ve bütün halinde duracakları, değişik bir üslûp ile cihada teşvik, müminlerin kuvveti ve Allah'ın emrini yerine getir­me konusunda asla gecikmeksizin titizlik göstermeleri, savaş meselesinin ciddiyet, dikkat ve itina, birlik ve kararlılık içinde ve dayanışma halinde uygulanması lazım geldiği, gevşeklik göstermeden büyük bir gayret ve azimle sürdürülüp, düşmanın ölümden asla korkmayan kararlı kalplerle karşılanması gerektiği... İşte kuvvetli ümmetler şerefini böyle korur, hey­bet ve haysiyetini böyle pekiştirir, başkalarının saygısını böyle kazanır.