Virginia Woolf’un Pazartesi ya da Salı kitabını bitirdiğimde, elimde klasik bir öykü kitabından ziyade, zihnimin içine üflenmiş bir hüzün bulutu kaldı. Eğer bu kitaba "arkası yarın" tarzı, olay örgüsü olan, başı sonu belli hikayeler okumak için başlarsanız muhtemelen birkaç sayfa sonra tıkanıp kalırsınız. Çünkü Woolf bize bir olay anlatmıyor; o olayın insan ruhunda bıraktığı o belirsiz, sızılı tortuyu fısıldıyor.
Beni kitapta en çok vuran şey, yalnızlığın ve geçiciliğin bu kadar estetik ama bir o kadar da çıplak anlatılması oldu. Sayfaları çevirirken kendimi sürekli bir tren penceresinden dışarıya bakar gibi hissettim. Manzaralar, insanlar, kelimeler akıp gidiyor; yakalamak istiyorsunuz ama elinizde kalan tek şey o anın sizde uyandırdığı o tarif edilemez boşluk hissi oluyor. Woolf, bilincimizin etrafındaki o şeffaf örtüyü öyle bir kaldırıyor ki, karakterlerin içsel acılarıyla kendi gizli melankoliniz arasında tuhaf bir bağ kuruyorsunuz.
"Sözcükler o kadar yetersiz ki..." diyor bir yerde. Gerçekten de öyle. Kitap boyunca sanki yazar da kelimelerle savaşmış, o anlatılamaz varoluşsal kederi dile getirebilmek için dili zorlamış gibi. Okurken insanı boğan bir kasvet yok ama içinize işleyen, "Burada, ağaçların altında otururken, insan dünyadan tamamen kopmuş gibi hissediyor" cümlesindeki o derin ve sessiz kopuş var.
Kısacası benim için Pazartesi ya da Salı, bir oturuşta tüketilip rafa kaldırılacak bir kitap değil. Zihnin yorulduğu, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi içindeki o tanıdık hüzne sığınmak istediği anlarda, rastgele bir sayfasını açıp birkaç satırında kaybolunacak türden zamansız bir sığınak.