Çok hastayım
Çok hastayım! Ne Fars diyarlarında ki hekimler çare ola bilirler, Ne Şam ve Halep'te ki sıcaklık beni ısıta bilir, Ne Rum diyarında ki kanuni esasi beni anlaya bilir, Bağdat benden daha beter bir hastalık içinde, Ruhum ikinci Abdülhamid anımsatıyor... Karamsarlığım İttihat ve Terakki macarcılığı oynuyor... Her yanım çiyanlarla dolu, Tebriz de ateş yanıyor, Ben burada üşüyorum, Kefenin cebi yok! Sözlerim Kürtler gibi anlamsız kaldı, Kanuni esasi gibi zamansız bir haykırışım var...
Hayata Dair
Kıssa | İslam Tarihinden Anekdot
Yermük Savaşı Müslümanların Haçlılarla yaptığı en büyük savaşlardan biridir. Müslümanların Persler üzerine seferler düzenleyerek Irak'ı fethetmesinden sonra Şam ve Filistin'in tehlikeye girdiğini fark eden Doğu Roma İmparatoru Heraklius büyük bir ordu topladı. Şam'daki bu hareketliliği haber alan Hz. Ebubekir, Irak'ta bulunan Halid bin Velid'i Şam orduları komutanı olan Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın yerine atadı. Halid bin Velid Irak'tan Şam'a kendi birliğiyle hareket etti ve İslam ordusunun başına geçti. İki ordu Yermük'te karşı karşıya geldi. Müslümanların sayısı 25 binin üzerindeydi. Roma ordusu ise 250 bin kişiydi. Bütün kibri ile Yermük'e doluşan Haçlı ordusu Valentinus, Georgeus gibi komutanlarına çok güveniyordu. Bu savaştan önce Halid bin Velid'in kazandığı savaşlar bütün bölgede konuşuluyordu. Roma ordusu tarafından da bu söylentiler duyulmuştu. Yermük Savaşı Halid bin Velid ve diğer Müslümanların büyük gayretiyle galibiyet ile sonuçlandı. Şam bölgesi Müslümanların kontrolüne geçti. Bugünkü Anadolu topraklarının kapıları fetih için açılmış oldu. Halid bin Velid o gün orduyu savaşa teşvik etmek için bir konuşma yaptı. Onları Rumların topraklarına karşı imrendirdi. Ve şöyle dedi: Bakın şu yiyeceklere, şu nimetlere! Eğer Cihad ve İslam'a hizmet gibi iki büyük vazife ile mükellef olarak gelmeyip de ganimet elde etmek için gelseydik sadece güzelim topraklar için de savaşılırdı. Yeter ki biz bu topraklara sahip olmaya hak kazanalım. İşte o zaman açlık ve fakirlik zilletinden kurtulmuş refaha kavuşmuş oluruz. Roma kumandanlarının büyüklerinden olan (Georgeus) Cerece, Yermük savaşı sırasında ordusunun safından ileri çıkarak Halid bin Velid'i mübarezeye davet etti. Halid de ilerledi. Birbirlerine yaklaştılar. Atları burun buruna gelince Romalı komutan Georgeus (Cerece)
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
KÜÇÜK BİR TEFSİR DENEMESİ
Kur'an-ı Kerim'in 106. Suresi ‘Kureyş Suresi’dir. Surenin ilk iki ayeti genelde şöyle tercüme edilir: “ Kureyş´e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için…”Bu ayetin meali hep böyle aklımda kalmış, hiçbir zaman bu kolaylık ve mahiyeti hakkında yani orijinal hâli olan “ilâf ” kelimesi üzerinde durmamıştım. İslam âlimleri Kureyş suresinin girişini anlayabilmek için ondan önce gelen surede zikredilen olaya ve Bakara suresinde geçen Hz. İbrahim’in duasına dikkat çekmişlerdir. Sure, Fil Olayı’nı anlatan sureden yani Fil suresinden sonra gelir. Burada iki surenin bir bağlantısı vardır. Burada âlemlere Kâbe’nin, Kâbe’nin sahibinin yanında ne kadar değerli olduğunun mesajı verilirken Kureyş’e özel hatırlatmada bulunulur. Zira Fil Hadisesi Kureyş için özel bir anlam ve önem oluşturan birçok hadiselere sebebiyet vermiştir ki bu da Kureyş’in gelecekteki o özel konumu ve oradan neşet edecek "Kutlu Nebi" için bir hazırlıktı. Fil vakası Kureyş için bir dönüm noktasıdır. İşte tam burada surenin anahtar kelimesi ortaya çıkar: "İLÂF" Genelde “alışkanlık, alıştırma, ünsiyet” gibi sözlük anlamlarıyla çeviri yapılır ve ayet tercüme edilir ama buradaki anlamı çok daha özeldir bu kelimenin. Çok daha derin. Kaynaklar der ki bu zamanla oluşan bir alışkanlık anlamı değildir. Arapların “tallif” dedikleri şeyden farklı bir bağlamı vardır bu kelimenin. Yani alışma, alıştırma anlamı dışında bir anlam söz konusudur bu bağlamda. Kur'an bazı kelimelerin, sözlük anlamının dışında, bazı özel (ıstılahî) anlamlar yüklenmesini sağlamıştır. Hikmet, şehit,
Din
...alışamadım, şamdanda yüreğim. Bağdat hayal, Şam imkansız. kansızlıktan değil! anısızlıktan üşürüm. şu sürünen yılan değilse şayet; benim dünümdür, görmüştür gününü. küfretmek eskiçağ zihniyeti, yetim hakkı yiyenlere sesleniyorum en eskilerden.
Şiir
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -II-
Allah azze ve celle doğrunun yardımcısıdır. Ben de Onun dostlarını savunurken Ondan yardım dilerim. Bir önceki yazının finalinde dile getirdiğim bir hakikatin tekrar altını çizerek bu yazıya başlamak istiyorum: Sahabe bütünlüğünü parçalamak, onlardan birisini/birkaçını Sahâbelikten "aforoz" etmek veyahut onlardan birisinin/birkaçının duruşunu (diğerlerini gözden düşürecek şekilde) öncelemek, tarih boyunca "fırka-i dâllenin/sapkın fırkaların" takındığı bir tavır olmuştur. Şianın Ehl-i Beyt radyallahu anhum ecmain ekseninde yaptığı da budur. Daha âhir bir dönemde FETÖ'nün Ebu Zerr radyallahu anh üzerinden yaptığı da budur. Evet. O dönemin şahitleri olanlar anlatırlar ki: Gülenciler nurculardan kopuşlarını Ebu Zerr Hazretlerinin Sahâbenin geneline göre aykırı bir görüşe sahip olup uzlete çekilmesiyle açıklamışlardır. Sonra bu genelden kopuşun, aykırı duruş sahibi oluşun, kendini daha özel görüşün işi nereye getirdiği ise mâlûmdur. Allah tekrarını bir daha bu millete yaşatmasın. Âmin. Yâni özetle demek istediğim o ki: Bu "dışarıya atmalar" da "aşırı parlatmalar" da aslında maksadlı şeyler. Denge dini olan İslâm'ın ahengini bozan şeyler. İşte bu yüzden ümmetin istikametli ana omurgasını teşkil eden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Sahâbeyi birbirine tercih etmemeyi bir şiar olarak edinmişler. Büyük resimde görünen hakikatin daha küçük resimler üzerinde yapılan manipülasyonlarla bozulmasını böylece engellemişler. Bunun yanında şunu da inkar etmiyoruz: Elbette Sahabîler içerisinde derece farkları var. Fakat onların içinde hain yok. Düşman yok. Münafık yok. Ajan yok. Hepsi, Bediüzzaman'ın da altını çizdiği üzere, "adalet sahibi" kişiler. Elhamdülillah. **Siz de böyle sahabeden birini/birkaçını diğerlerini gözden düşürür bir şekilde vurgulayan bir ekole rastladığınızda
Hazreti Muaviye
Suriye'nin Yeniden Dizaynı: Stratejik Sessizlikten Kurumsal Rehabilitasyona I. Giriş: Yanlış Soruların Esareti Buckingham Sarayı'nın altın yaldızlı salonlarında iki adam el sıkışıyor. Biri İngiltere Kralı III. Charles. Diğeri, bundan yalnızca bir yıl önce üzerine 10 milyon dolar ödül konmuş, ABD'nin terör listesinde adı geçen Ebu Muhammed el Şara. Bu fotoğraf bir soruyu zorunlu kılıyor: Bu nasıl mümkün oldu? Ortadoğu coğrafyası üzerine yapılan analizlerin büyük çoğunluğu bu soruyu sormaz. Bunun yerine daha güvenli, daha sığ sorularla yetinir: "IŞİD neden bu kadar güçlendi?" veya "Esad neden düştü?" Oysa doğru sorular çok daha rahatsız edicidir: IŞİD kimin işine yaradı? Şara'yı kim, ne zaman ve hangi araçlarla rehabilite etti? Ve tüm bu kaosun sonunda kim kazandı? Bu makale, Suriye'de yaşananların ne bir tesadüf ne de öngörülemeyen bir "blowback" mekanizmasından ibaret olduğunu savunuyor. Ortada, adım adım ve çok aktörlü biçimde inşa edilmiş bir bölgesel dizayn var. Ve bu dizaynın mimarlarını bulmak için komplo teorisine değil, yalnızca sonuçlara bakmak yeterli. II. Blowback'ten Öte: IŞİD ve Güç Boşluğu 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali, sadece bir rejimi devirmenin çok ötesine geçti. Ordular lağvedildi, devletin kurumsal hafızası silindi, onlarca yıllık güvenlik bürokrasisi bir gecede yok edildi. Geriye devasa bir güç boşluğu kaldı. IŞİD bu enkazdan beslendi, büyüdü ve zamanla Suriye iç savaşının yarattığı ikinci boşlukta gerçek bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Buna "blowback" deniyor: Bir müdahalenin, müdahale edenin öngöremediği yıkıcı sonuçlar doğurması. Daha önce de görülmüştü; 1980'lerde Sovyetlere karşı CIA tarafından beslenen Afgan mücahidleri, zamanla El Kaide'ye dönüşmüştü. Ancak blowback teorisi, IŞİD söz konusu olduğunda kritik bir soruyu
1000Kitap