Sam,”kimse bilemez,” dedi, “ kadınlar gariptir, asla yapacağını sandığın şeyi yapmaz, çoğunlukla tam aksini yaparlar. Doğaları bile zıt yaratılmıştır, yani siz hangi yoldan gittiğini düşünüyorsanız, yapacağımız en iyi şey öbür yoldan gitmektir, o zaman bulursunuz.”
Oturup dinlenmemi teklif etti. Oturdum. "Efendim valide pirinç istedi." dedim. Pirinci verdi... O sırada gayri ihtiyari ağzımdan şu söz çıktı:
"Bugün biraz sıcak değil mi?" dedim.
"Na'am, velâkin ed-dinu kaviyyun yá veledi... Evet, fakat ey oğlum, din daha kuvvetli..."
Abdülhadi Amca'nın dükkânında duvarda bir tulum asılı.
Tulumun içinde su var. Sam rüzgârı esti mi, tulum da, su da soğurdu. Karşısına koymuş, şıp şıp su damlıyor. Akşama içecek...
O sözünü hiç unutmam. Evet sıcaktır, fakat din ondan daha kuvvetlidir. Sıcak diye oruç mu yiyeceğiz, haşa! Ölürüz de yemeyiz. Ölüm vuslatın kapısı, Cenab-ı Hakk'a kavuşmanın ilk kapısıdır. Mü'minin safası ölümden sonra başlar...
Bu "ed-din kaviy" kelimesini válideye söyledim. Son günü-ne kadar, sık sık, "Oğlum ed-din kaviy, Abdülhadi Amcan ne derdi? Ed-din kaviy oğlum, din daha kuvvetli..."
“İşte, geldim, buradayım, ama sen? Kafan nerede, gözlerin nerede?”
“Haklısın, kafam gerçekten karışık bu akşam. Aklım bir türlü gözden geçirip baskıya veremediğim kitabımda.
Salt Amerika ve İsrail’in çıkarları öyle gerektiriyor diye türlü genetik numaralarla Yahudi kimliği aşılanan Barzani’den sözederken, az ötede Sam Amca kılığına bürünen adamla, kendine Orhan Pamuk süsü veren adamın oturdukları masaya takılıyor gözüm; olmadık şeyler düşünüyo rum.”
“Neler mesela?..”
“Barzani’ye yaptıkları gibi, kimi yazarlara da Yahudi kimliği giydirmeye yeltenebilirler mi?”
“Nasıl yani?”
“Orhan Pamuk’un Beyaz Kale'sini çeviren Victoria Holbrook Yahudi. Benim Adım Kırmızı'yı yayımlayan Alfred A. Knopf Yahudi, Kara Kitap'ı basan Harcourt Yahudi, Yeni Hayat’ı İngilizce yayımlayan Random House Yahudi, Vintage Books Yahudi.”
ejderhamsı bir yılgı yutar
bu dünyasız beni senin yanında
dedelerimizin tanrısı eğilir gibi
bir kimseye ki yürür birisi gibi
ama demokrasinin sırıtkan
sesi gece gündüz ilân etmede
"özgürlüğe aç tüm zavallı küçük uluslar
yalnızca güvenin a.b.d.'ye"
birden ayaklandı macaristan
ve müthiş bir çığlık koyverdi
"ruhsuz bir tutsak kıyamaz bana
çünkü özgürce öleceğim ben"
öyle canhıraş haykırdı ki,
termopil işitti bunu ve
maraton ve tüm insan -
öncesi tarih ve sonunda B.M.
"sakin ol minik macaristan
ve ne dendiyse onu yap
iyi cins bir ayı çok kızgın
korkuyoruz kısasa kısastan"
sam amca silker oldukça
pembe omuzlarını, bilirsiniz nasıl
ve liberal bir memeyi tutup çeker
ve peltekçe der "şimdi işim çok"
(...) “Siz de beni yemeğe çağıran ilk okuyucumsunuz.”
“İlk mi? İnanmam!” diyor; “Bir yazarı okumak başka, tanımak başka, tanıyıp okumak daha başka. Ben tanıdığım yazarları daha bir dikkatli okuyorum nedense.”
“Belki Sam Amca kılıklı adamlar da öyle düşündüğü için yazar kılıklı adamlarla görüşüyor burada,” derken, Aziz Nesin’le Hikmet Kıvılcımlı bir görünüp kayboluyorlar restoranın cam kapısında.
“Bence Sam Amca rolünü doğru oynuyor,” diyor Neveser Hanım kaşlarını çatarak; “fakat benimki rol değil, yalnızca okuyucu merakı...”