Peter Thiel, Silikon Vadisi'nin en sıra dışı, ideolojik ve tartışmalı figürlerinden biri. PayPal'ın kurucu ortaklarından (meşhur "PayPal Mafyası"nın lideri) ve Facebook'un ilk dış yatırımcısı. Muhafazakâr, liberteryen ve transhümanist fikirleriyle bilinen Thiel, verinin ve teknolojinin devletlerin istihbarat mekanizmalarıyla entegre edilmesini savunan bir vizyona sahip. Palantir'i kurarken de CIA'in yatırım kolu olan In-Q-Tel'den fon alarak yola çıktı. Palantir'in iki ana yazılımı var: Palantir Gotham (savunma ve istihbarat için) ve Palantir Foundry (kurumsal şirketler için). Gotham; ABD (CIA, FBI, Pentagon), Birleşik Krallık ve birçok Avrupa ülkesinin istihbarat servisleri tarafından terörle mücadele, gözetim ve veri madenciliği için aktif olarak kullanılıyor. İsrail ile olan ilişkisi de bir sır değil. Palantir, İsrail Savunma Bakanlığı ile savaş zamanı operasyonlarını desteklemek üzere teknoloji sağlama konusunda resmi olarak ortaklık kurdu. Şirketin CEO'su Alex Karp, bu tür jeopolitik krizlerde batı ittifakının ve müttefiklerinin yanında durduklarını açıkça ve gururla ifade eden bir yönetici. Tolkien'in dünyasında Palantirler, uzakları ve geleceği görmek, bilgi paylaşmak için üretilmiş kusursuz araçlardı. Ancak sorun şuydu: Taşlardan biri Karanlık Lord Sauron'un eline (Barad-dûr kulesine) geçtiğinde, diğer taşları kullananları (örneğin Denethor veya Saruman) manipüle etmeye, onlara sadece görmelerini istediği şeyi göstererek akıllarını bulandırmaya ve onları deliliğe/itaate sürüklemeye başladı. Gerçek dünyadaki Palantir de tam olarak bunu yapıyor: Devasa miktarda yapılandırılmamış veriyi (sinyal istihbaratı, finansal kayıtlar, sosyal medya hareketleri, plaka tanıma sistemleri) bir araya getirip, insan gözünün göremeyeceği korelasyonlar üretiyor. Yani "her şeyi
Felsefe
AİİT-II
1 Kasım 1937’de yaptığı bir konuşmada Atatürk, sanayileşme ve planlı ekonomiyle ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır: “Sanayileşmek en büyük milli meselelerimiz arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracak ve işleteceğiz.”
Tarih
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin yürürlüğe koyduğu Marshall Planı ve bağlantılı ekonomik yardımlar, Türkiye için sıradan bir mali destek paketi değildi. Bu yardımlar, erken Cumhuriyet döneminin devletçi, korumacı ve sanayi odaklı ekonomik modelini kökten tasfiye ederek, Türkiye'yi Batı ittifakının "tarım ve hammadde tedarikçisi" olan bir çevre ülkesi olarak yeniden tasarlayan yapısal bir mühendislik projesiydi. Amerikalıların Türkiye ekonomisine yönelik ilk büyük müdahalesi, Dünya Bankası ve ABD adına raporlar hazırlayan Max Weston Thornburg’un "Turkey: An Economic Appraisal" (1949) adlı çalışması oldu. Thornburg bu raporda, Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde kurduğu ağır sanayi hamlelerini sert bir dille eleştirdi ve şu net tavsiyelerde bulundu. Türkiye uçak, lokomotif, ağır makine veya demir-çelik gibi ağır sanayi yatırımlarından derhal vazgeçmelidir. Karabük Demir Çelik Fabrikası gibi tesislerin genişletilmesi durdurulmalıdır. Türkiye’nin kalkınma odağı ağır sanayi değil, tarım, karayolu yapımı ve hafif tüketim malları olmalıdır. Bu raporun bir sonucu olarak, yerli sermaye ve devlet eliyle yürütülen pek çok sanayi girişimi baltalandı. Örneğin, Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası devlet siparişlerinin kesilmesi ve yasal engellerle kapatılmaya zorlanırken, Türk Hava Kurumu’nun Etimesgut’taki uçak ve motor fabrikaları da zamanla işlevsizleştirilerek kapatıldı. Türkiye, kendi teknolojisini üreten bir ülke olmaktan çıkarılıp, dışarıdan montaj ve hafif tüketim malları ithal eden bir pazara dönüştürüldü. Marshall Planı fonlarının çok büyük bir kısmı tarımda makineleşmeye, özellikle de ABD'den traktör ithalatına ayrıldı. 1948 yılında Türkiye'deki toplam traktör sayısı 1.750 civarındayken, Marshall yardımlarının etkisiyle bu sayı 1954 yılında 40.000'i aştı. Bu ani ve
Tarih
1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı iktisat tarihinin en büyük kırılma noktalarından biridir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı İngiltere'nin diplomatik ve askeri desteğini alabilmek amacıyla imzalanan bu antlaşma, aslında Osmanlı ekonomisinin kapılarını Batı sermayesine tamamen korumasız bir şekilde açmıştır. Devletin, yerli esnafı korumak ve hammaddenin yurt dışına kontrolsüz çıkışını engellemek için uyguladığı tekel sistemi tamamen iptal edildi. İngiliz tüccarlarına her türlü hammaddeyi serbestçe satın alma hakkı tanındı. İngiliz tüccarlar, Osmanlı vatandaşı olan yerli tüccarlarla tamamen aynı haklara sahip olarak imparatorluk sınırları içinde serbestçe iç ticaret yapma yetkisi kazandı. İngiliz mallarının Osmanlı topraklarından geçişi sırasında alınan transit vergiler sıfırlandı. İngiliz tüccarlar, Osmanlı pazarına soktukları mallar için %3 giriş gümrüğü ve %2 dahili vergi olmak üzere toplamda sadece %5 vergi ödüyordu. Üstelik bu vergiyi bir kez ödedikten sonra malı ülkenin her yerine ek bir vergi vermeden götürebiliyorlardı. Osmanlı topraklarında üretilen bir malın yurt dışına çıkarılması veya ülke içinde başka bir şehre taşınması durumunda, %9 dahili vergi ve %3 ihracat gümrüğü olmak üzere toplamda %12 vergi alınıyordu. Bu tablo, yabancı bir tüccarın Osmanlı pazarında kendi yerli esnafımızdan çok daha az vergi ödemesi anlamına geliyordu. Yabancı tüccar adeta "en çok kollanan yerli tüccar" statüsünün de üzerine çıkarılmıştı. Bu maddelerin hayata geçmesi, Sanayi Devrimi'ni tamamlamış ve ucuz seri üretime geçmiş olan İngiltere karşısında Osmanlı yerli üreticisini tamamen savunmasız bıraktı. Yed-i Vâhid sisteminin kalkmasıyla birlikte, İngiliz tüccarlar Osmanlı'nın pamuk, yün, ipek ve tütün gibi kritik hammaddelerini doğrudan ve yüksek
Tarih
"KÜLTÜR"DEN KASDIMIZ: İRFÂN...
“Kültür” ve çoğu onunla beraber telaffuz edilen “medeniyet”, düşünce tarihinde çok farklı açılardan ele alınmış olsalar da, çoğunlukla “tek” bir vâkıaya ve onun tamamlayıcı yönlerine işaret olarak kullanılagelmiş kelimeler. Bu bahiste Cemil Meriç’in teklifi şöyle; Umrandan Uygarlığa adlı eserinden: “Amerika’nın en tanınmış antropologlarından, Kroeber ile Klukhohn, kültürün -şimdilik- 161 târifini tesbit etmişler. Cuvillier, Sosyolojinin Elkitabı’nda medeniyetin 20 târifini vermiş. (…) Ben kendi hesâbıma kültürü de medeniyeti de aynı mânâda kullanacağım; okuyan ne kastettiğimi metinden anlasın. Hegel’den beri bütün büyük yazarlar öyle yapmış.” Evet, Cemil Meriç böyle diyor. Bizim bu makaleye tahsisen kullanacağımız “kültür” ve “medeniyet” kavramları ise, Büyük Doğu-İBDA külliyatında birçok yerde geçen “kültür-irfan” kavramına bitişik, ancak biraz daha “geniş” çerçevede bir muhtevâya dâir olacak. Kısaca biz, “kültür ve medeniyet” mefhumlarını, bunların “hep birlikte” belirttiği ve hem maddî hem manevî yönleri bulunan “içtimaî” bir bütünlüğe işaret kasdıyla kullanacağız. Kaldı ki, böylesi bir kullanımın “çıkış noktası”nı da yine İBDA külliyatından göstermeye çalışacağız. Biraz daha açalım dilerseniz. Prof.Dr. Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik adlı eserinde, “kültür ve medeniyet” meselesi etrafındaki tarif, tartışma ve değerlendirmeleri ele alır ve akabinde kendi değerlendirmelerini takdim ederken, kültür ve medeniyetin birbirinden ayrılmazlığı temelinde, bu iki mefhumun bir ve aynı vâkıanın iki yüzü oldukları üzerinde karar kılar. **Güngör’e göre, kültür “hayatın mânevî nizamı” iken, medeniyet “hayatın maddî nizamı”dır. Bir deyişle, biri mânevî dünyamız ise diğeri görünür eserlerimiz, biri millî tarihimizden tevarüs ettiğimiz ahlâkî, fikrî ve hissî zenginliğimiz ise diğeri bediî, teknik ve
İlim ve irfan
Metternich’in Viyana Kongresi (1815) ile kurduğu "Restorasyon" düzeni, tıpkı bugün bahsettiğimiz o küresel statüko gibi, zamanı durdurabileceğini ve devrimci dalgaları statik bir baskıyla bastırabileceğini sanıyordu. Ancak tarih, statik yapıların dinamik zekâlar ve toplumsal zorunluluklar karşısında ne kadar çabuk parçalandığının örnekleriyle dolu. Bismarck (Prusya) ve Cavour (Piyemonte) örnekleri, bugün tartıştığımız o "küresel sömürgeci/güvenlikçi" yapıların nasıl bir içsel ve dışsal baskı altında çatlayabileceğine dair çok önemli dersler veriyor. Metternich, Avrupa’yı "eski rejim" (ancien régime) kodlarıyla dondurmaya çalışırken, Cavour ve Bismarck sahneye "Realpolitik" ile çıktı. Cavour ve Bismarck, değerlere veya kutsal ittifaklara değil, somut güce ve sanayiye dayalı bir birleşmeyi savundu. Metternich’in temsil ettiği Avusturya-Macaristan’ın o hantal, çok uluslu ve feodal yapısı; önce Garibaldi ve Cavour ardından Bismarck’ın modern, sanayileşmiş ve milliyetçi Prusya disiplini karşısında Sadowa’da (1866) çöktü. Bu, bugünün "hantal ve bürokratik" Batı bloklarının, enerji ve teknoloji tabanlı yeni güç odakları karşısında yaşayabileceği sarsıntıya çok benziyor. Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini sağlaması, Avrupa’daki güç dengesini kökünden sarstı. Fransa (III. Napolyon)'nın Bismarck karşısında aldığı ağır yenilgiyle (Sedan), kıtadaki mutlak hakimiyetini yitirdi ve içsel bir istikrarsızlığa sürüklendi. Britanya, "Muhteşem Yalnızlık" (Splendid Isolation) politikasını terk etmek zorunda kaldı. Çünkü artık karşısında denizlerde ve sanayide kendisini tehdit eden devasa bir kara gücü (Almanya) vardı. O dönemin "kırılgan enerji bağımlılığı" kömür ve demirdi. Bismarck, bu kaynakları kontrol eden bir gümrük birliği (Zollverein) üzerinden prenslikleri birbirine
1000Kitap