...Oysa bütün ciddiyetiyle anlatıyordu; vaiz gibi:
"Varlığın yegâne sahibi Allah'tır. Âdemin ne vakit yoksul olacağı belli olmaz. Yokluğa yerinme, varlığa sevinme. Ser verecek sözün var ise sakın deme. Kötüye yoldaş olma. İleri yürü geri kalma. Komadığın yere el uzatma. Tuz ekmek hakkını gözet. Namahreme bakıp mahreme ihanet etme. Sır saklar ol. Söz gezdirme. Herkesle güzel geçin. Ulular önünden gitme. Ululardan bir şey isteme. Rıza lokmasına kanaat eyle. Yolda kalma kendine yoldaş bul!"
Son cümleyi gözümün içine bakarak söylemişti...
"Paçanı mı dikiyorsun Hüdâverdi? Benim de kırık bir çinim var, hah ha, onu da diker misin?"
Ben müdahale edip etmeme kararını veresiye kadar Hüdâyî, adıyla alay edilmesine gücenmişliğin etkisinde cevabını da alay ederek verdi:
"Rüzgârdan ipliğin varsa hemen getir, dikeyim. Eğer ipliğin yoksa havanın dallarını, suyun tozunu al, mantar yapraklarıyla bir fındık kabuğunda bulamaç edip yapıştır, çelik gibi olur."
İkimiz de aynı şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için yarım saatten daha az bir zaman yeter. Buna rağmen o orada ben buradayım. Neden? Sebep yok... Ben burada ne yapıyorum? Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var? Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak. Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya... Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?