10/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2026 14. kitabı
️2. Mahmut zamanı, Vaka-i Hayriye'nin yaşandığı zamanlar, zindanda bir müderris, arastada bir mücellit, Kapalıçarşı'da bir elmastıraş, bir cündi, bir de hırsız ama gönül hırsızı; dünyanın en göz alıcı mücevherinin peşinde. ️Her zamanki gibi İskender Pala'nin kalemine hayran oldum. Kitap resmen bir sarmal gibi bir bölümün bittiği cümleden diğer bölüm başlamış ve sanki sona geldiğinde tekrar başa döndük. Her karakter, içinde hazineler saklayan bambaşka bir kuyu. Özellikle aşık hırsız çok hüzünlü. Son sayfalarda gözlerim doldu ve çok şaşırdığım olaylar yaşandı. Gerçekten kitabı çok sevdim ve çok sayıda Osmanlıca kelime ekledim heybeme. Ve sanırım bu kitapta İskender Pala'nın oğlunun da desteği var. Galiba yerini oğluna bırakacak üstad. #okudumbitti
Soygunİskender Pala · Kapı Yayınları · 20261,443 okunma
Bir Ailenin İnkar Duvarına Çarpmak
Puan vermedi·309 syf.··
2026 67. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 21:07
Kitap, bir babanın ölümünün ardından kardeşler arasındaki sıradan bir miras kavgası gibi başlıyor. Ancak sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz ki, ortadaki asıl kavga kulübeler değil. Başkahramanımız Bergljot için bu miras meselesi, çocukluğunda uğradığı ve ailesinin yıllarca üstünü kapatıp "huzurumuz bozulmasın" diye körü körüne inkar ettiği büyük bir aile içi travmayı tetikliyor. Maddi bir mirasın peşinde koşan kardeşlerin karşısında Bergljot, kendisine bırakılan o karanlık, psikolojik mirasla ve ailesinin inkar duvarıyla savaşıyor. Yazar, Bergljot’un zihnindeki obsesif düşünceleri, öfkeyi ve kırgınlığı o kadar çiğ, o kadar dürüst bir dille aktarmış ki... Cümleler sarmal bir yapıda, kendini tekrar ederek akıyor.. Bence kitabın en vurucu yerlerden biri, Marina Abramović’in 1974 yılındaki o meşhur "Rhythm 0" performansına yapılan atıf. Aile, Bergljot’a o kötülükleri yaptıktan ya da yapılmasına sessiz kaldıktan sonra, onun canlı bir şekilde karşılarında durmasına katlanamıyor. Çünkü ona bakmak, kendi suçluluklarıyla yüzleşmek demek. Miras; sadece bir aile draması değil; sessizlik sarmalının, toplumsal inkarın ve kurbanın "kendine inanılma" mücadelesinin muazzam bir anatomisi.
1000Kitap
MirasVigdis Hjorth · Siren Yayınları · 20216,5bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yüzyıllık Yalnızlık Eser İncelemesi
Puan vermedi
Yüzyıllık yalnızlık sadece bir hikaye değil, insanlık durumunu ve toplumsal hafızamızı yansıtan ilginç bir yapıttır. Yazar, kendi çocukluk anılarından esinlenerek hayali bir kasaba kurgulamıştır. Hiçbir yere çıkmayan, hayali yolculuğumuzda bile kasabadan, başka yere doğru yürüdükçe gerçek dünyadan uzaklaştığımız, kaybolduğumuz düşsel bir mekan yaratılmış. Yazar mekanı öyle kurgulamış ki, okuru özgür bırakmak yerine sadece onun istediği yerlere gidilmesine olanak tanımış, onun yaratmadığı yerlerde ise boşluğa düşüyoruz, hayali coğrafyayı kendi fiziksel coğrafya imgelemimizle devam ettiremiyoruz. Jose Arcadio Buendia ve karısı Ursula böyle bir coğrafyaya gelip yeni bir hayat kurmak amacıyla Macondo kasabasını inşa ederler. Her şey saf, doğal, temiz ve el değmemiştir. Zamanla kasaba genişliyor, ailenin çocukları oluyor ve kasabaya farklı yerlerden çingeneler geliyorlar, yanlarında daha önce görmedikleri eşyalar, araç gereçler, gösteriler, ritüeller ile birlikte. Ve tabiki Melquiades. Bu yenilikler Arcadio'nun ilgisini çekiyor ve merak duygusunu tetikleyerek atölyesinde günlerce, haftalarca sadece onunla ilgilendiği icatlar, keşifler üzerinde çalışmaya başlıyor. Bu hikâyenin o kadar büyüleyici, o kadar acayip bir akışı var ki; zaman bu kitapta bildiğimiz gibi düz bir çizgi hâlinde ilerlemiyor. Adeta kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi sürekli bir sarmal çizip duruyor. İsimler bile hep aynı: José Arcadio'lar, Aureliano'lar, Amaranta'lar nesilden nesile aktarılıyor. Sanki her yeni doğan çocuk, bir önceki kuşağın kaderini, hatalarını, suçluluk duygusunu ve en önemlisi de yalnızlığını miras alıyor. Mesela ikinci kuşağın en çarpıcı karakteri Albay Aureliano Buendía'yı düşün. Adam tam yirmi yedi kere isyan bayrağı çekip iç savaşa katılıyor ama hiçbirini kazanamıyor. Çünkü
Yüzyıllık YalnızlıkGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202546,5bin okunma
10/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2026 152. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 00:00
"İSTEDİĞİM İNSAN OLMA YOLUNDA" "İnsanın ruhsal yolculuğu bir merdiven gibi değil, bir sarmal gibi ilerler; aynı noktaya benzer duygularla dönsek de her dönüşte yeni bir farkındalık kazanmış oluruz." Hayat uzun bir yolculuk. Kimimiz dümdüz yolda giderken kimimiz kaygan, taşlı, dik yokuşlardan geçiyoruz. Bazen bir tümsek sarsıyor bizi, bazen uzun bir düzlük yanıltıyor. Biz ise bu yolculukta sadece sınırlı yolcularız. Bu yolculukta en çok ihtiyaç duyduğumuz şey nedir? Çoğumuz “reçete” deriz. Bize ne yapacağımızı söyleyecek, bizi hızla iyi hissettirecek bir cümle, bir formül ararız. Ama ya iyi hissettiren cümleler, tam da bu yüzden bizi asıl gerçeklikten uzaklaştırıyorsa? “Kendine güven”, “pozitif kal”, “kimseye ihtiyacın yok”, “her şey senin elinde”… Bu cümleler kulağa ne kadar tanıdık, değil mi? Ancak bu reçetelerin çoğu, insanın kırılganlığını yok sayan, eksik ve indirgemeci bir dil taşıyor. “İstediğin insan olmak” denildiğinde akla gelen ilk şey, çoğu zaman “daha başarılı, daha güçlü, daha mutlu” olmak oluyor. Oysa istediğimiz insan, belki de tam tersine, kırılganlığına evet diyebilen, başarısızlığıyla yüzleşebilen ve mutsuzluğunu inkar etmeyen biridir. Her insanın içinde sessizce yankılanan bir soru vardır: Gerçekten ben kimim? Ve daha da önemlisi, kim olmak istiyorum? Bu soruların peşine düşmek, insan olmanın belki de en kadim ve en kıymetli yolculuğudur. “İstediğim insan olma yolunda” olmak, bir varış noktasına ulaşmaktan çok, yürüdüğümüz yolun kendisidir. Ve bu yol, göründüğü kadar düz ve aydınlık değildir; inişleri çıkışları, kaygan taşları, derin tümsekleri ve bizi bekleyen karanlık virajları vardır. Gerçek yolculuk, popüler söylemlerin dayattığı bu “kusursuz insan” illüzyonundan sıyrılmakla başlar. Çünkü sahte bir hedefe yürümek, insanı kendi gerçekliğinden
Edebiyat
İstediğim İnsan Olma YolundaEsra Oras · Timaş Yayınları · 202626 okunma
Çıban
10/10
·284 syf.··
2026 4. kitabı
Furkan Emre Aynur tarafından kaleme alınan "Çıban" adlı bir bilimkurgu / distopya romanı. ​​Hikaye, havacılık ve savunma sanayisinin en prestijli projelerinden biri olan "Vortex" adlı insansız hava aracını geliştiren, rasyonel akla ve formüllere fazlasıyla inanan Serdar karakteri etrafında şekilleniyor.​Serdar’ın hayatı, masasına bırakılan "özel bir kargo" ile değişir. Bu kutunun içinden, dedesinin Sakarya Meydan Muharebesi'nde kullandığı parçalanmış, paslı bir tüfek namlusu ve eski bir defter sayfası çıkar. Ekrandaki kusursuz, sıfır sürtünmeli dijital dünya (Vortex) ile dedesinden kalan o kirli, paslı ve yaşanmışlık dolu metal parçası arasında derin bir tezat yaşayan Serdar, büyük bir zihinsel ve felsefi kırılma evresine girer. ​Kitap, insanlığın teknolojik mucizelerle (güvenlikli siteler, klimalı ofisler) ileri gittiğini sanırken aslında sadece "daha şık bir şekilde çürüdüğünü" savunuyor. Zamanın düz bir çizgi değil, kendi kuyruğunu yutan acımasız bir sarmal olduğu fikri işleniyor.​ İnsan rasyonelliğinin ve kibrinin kendi cehennemini nasıl inşa ettiğini anlatan romanda, medeniyetin sadece yirmi yıllık bir ömrü kaldığının fark edilmesiyle başlayan karanlık bir yüzleşme anlatılıyor. ​Özetle; geçmişin fedakarlıklarıyla (kurtuluş mücadelesi) geleceğin mekanikleşen, kibrine yenik düşen yapay dünyasını karşı karşıya getiren, insan aklının sınırlarını ve medeniyetin çöküşünü sorgulayan sürükleyici bir modern Türkiye bilimkurgusu diyebiliriz.
ÇıbanFurkan Emre Aynur · Tilki Kitap · 202689 okunma
En sevdiğim ikinci İtalyan yazardan muhteşem bir roman.
9/10
·232 syf.··
2026 145. kitabı
Okyanusun dibinde bir pansiyon var. Okyanus med cezirlerinde sular pansiyonun duvarlarına kadar yükseliyor. Bu pansiyonda kalan nevişahsına münhasır insanlar var. Denizin portresini yapan takıntılı bir ressam, denizin bittiği noktayı tespit etmek için bilimsel çalışmalar yapan ve hiç tanımadığı bir sevgiliye mektuplar yazan (Don Kişot?) bir bilim insanı, en büyük meziyeti erkekleri baştan çıkarmak olan çekici bir kadın, gizemli bir hastalığın pençesinde olan bir kız, bu kızı tedavi etmek için çabaladığını zannettiğimiz sürekli şiirsel bir şekilde dualar eden otacı bir papaz, pansiyonunson odasında kalan ve hiç dışarı çıkmayan gizemli bir adam... Bütün bunların yolu pansiyonda kesişmiştir. Her birinin kendine özgü sorunları vardır. Ama biz bunları hemen öğrenemiyoruz, yazarın tercih ettiği sarmal anlatım bize bütün bilgileri parça parça veriyor. Ve son bölümlerde her şey açığa çıkıyor gibi oluyor. Ama tam olmuyor... . Her zaman diyorum, şu an Nobel'i sapına kadar hak eden birkaç yazar varsa bunlardan biri hatta birincisi Baricco'dur. En sevdiğim ikinci İtalyan yazardır kendisi. Bütün kitaplarını hop oturup hop kalkarak, damağımı şaklatarak, ah be şunu ben yasabilseydim diyerek, büyük keyif alarak okudum. Bu kitabı da öyleydi. Harika ve benzersiz bir tarzı var. Yazdıklarının nereye gideceğini, öykünün ne yöne evrileceğini asla kestiremiyorsunuz. Bu yüzden okuduğunuz her sayfa sizi için sürpriz oluyor. . Hala Alessandro Baricco ile tanışmamış olan sevgili kitapsever dostum; sana imreniyorum çünkü onu ilk defa okumanın keyfini çıkaracaksın, ayrıca sana acıyorum çünkü henüz onu okumanın keyfini hiç yaşamamışsın.
Okyanus DenizAlessandro Baricco · Can Yayınları · 200925 okunma