En sevdiğim yazarlardan biri olan Alexandre Dumas inanılmaz üretken bir yazar olduğu su götürmez bir gerçek olmakla birlikte, kaçıncı kitabı olduğundan pek emin değiliz; öyle ki Üç Silahşör ve Monte Cristo Kontu gibi iki kült eseri aynı yıl yayımlamıştır. Yani iki eserin de Dumas’ın olgunluk dönemi eserlerinden olduğunu biliyoruz.
Pek bilinmese de Üç Silahşör, üç serilik bir romanın ilk kitabıdır.
Sırasıyla;
Üç Silahşör, Yirmi Yıl Sonra, Demir Maskeli Adam.
Dumas’ı macera, entrika, tarih, dram ve intikam yazarı olarak biliriz; bu kitabında da bu çizgiden şaşmaz. İçerisinde insanların güç uğruna neleri göze alabileceğini anlatan çok katmanlı bir kitap vardır. D’Artagnan’ın Paris’e gelişiyle başlayan hikâye; Athos, Porthos ve Aramis ile kurduğu dostluk sayesinde sadece bir maceraya değil, aynı zamanda büyüme ve olgunlaşma yolculuğuna dönüşüyor. Her bir silahşörün tamamen birbirinden farklı bir kişiliği var. Bu kişilikler, çevremizdeki insanlarda da görebileceğimiz; sadece silahşör özelliği gibi duran özellikler değil. Bu da karakterleri yaşıyormuş, sanki tarihin bir parçasıymış gibi hissettiriyor.
Kitap uzun olmasına rağmen D’Artagnan’ın gençliği ve düşünmeden hareket eden yapısıyla hikâyeye sürekli hareket katıyor. Düellolar, entrikalar, saray oyunları ve kaçış sahneleri kitabın temposunu hep canlı tutuyor. Özellikle Kardinal Richelieu ve Milady gibi karakterler hikâyeye büyük bir gerilim katıyor. Milady’nin kötü bir karakter olmasına rağmen zekâsı ve manipülatif dişil tavırlarıyla adeta bir Lilith tasviri gibi olması dikkat çekiyor.
En güçlü yanı dostluk olan bu kitapta, silahşörler ne kadar birbirlerinden farklı ve kusurlu da olsalar, bağlılıkları hikâyeyi unutulmaz yapan ve sürekli okunmasını sağlayan yegâne sebeptir.
Kısacası Üç Silahşör, sadece klasik olduğu için