• Yazar: İclal
    Hikaye Adı : Ölürken 'var' olmak
    Link: #32472986
    Ressam : Kahlo

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
    Tavandan söz ediyorum.

    Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
    Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
    İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
    ...
    Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.

    Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.

    Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.

    Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.

    Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?

    Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının aydınlığına muhtaç olmalı her daim.

    Kanatlarım en şık aksesuarım, hiçbir işe yaramayan gösterişimin bir parçası. Uçmak eylemsiz bir fikir zihnimde. Kanatlarımı kullanmamaya yeminliyim.

    Karanlık bir yalnızlık denizinde yol alan bir gemiyim çoğu zaman. Gemim delik. Yolculuğum delikten içeri sızan yalnızlıkları kovayla boşaltmakla geçiyor.

    Delik büyüyor. Kovayı deniz alıyor.
    Ben büyüyorum.

    Çoklu yalnızlıkları öğreniyorum sonra. Yalnızlığımda yalnız olmadığımı. Apartman katlarındaki dairelere hapsolmuş yalnızlıkları, sayıları büyüdükçe azalan insanları, doldukça boşalan evleri, geldikçe giden hayalleri, güldükçe yiten mutlulukları öğreniyorum.

    Yalnızlığın sayılarla ilgisi olmadığını anlıyorum.
    Fakat vebanın bir salgın olduğunu öğrenmek içimi rahatlatmıyor. Yalnız olmadığımı bilmek beni yalnızlıktan kurtarmıyor.
    Yoruluyorum.
    İstifa etmek, soyunmak istiyorum tüm yalnızlıklarımdan.

    Ölmek?
    Ölüm de bir yalnızlık değil mi? Çırılçıplak bir yalnızlık hem de. Maskelerden, mecazlardan, duygulardan arınmış; saf bir yalnızlık.
    Tek kişilik, çift kişilik ya da çoklu değil, hiçli bir yalnızlık. Bir hayata sığdırılamayacak türden. Yalnızlığın hakkını veren karanlık bir yalnızlık.

    Birden bir fikir geliyor aklıma. Hızlıca doğruluyorum yattığım yerden. Yüzümde ilk defa gerçek bir gülümseme var. El ve ayak tırnaklarıma kıpkırmızı bir oje sürüyorum. Uzun zamandan beridir ilk defa makyaj yapıyorum. Özenli bir şekilde giyiniyorum. Çıkarken aynaya bakmıyorum. Telaşlı bir heyecan ve hızlı adımlarla rutubet kokan dairemden ayrılıyorum. Apartmanın kapısından ayrılırken birisine çarpıyorum. Mahcup bir şekilde özür diliyorum. Kim olduğunun farkında değilim ama şaşkınca bana bakıyor. Herhalde tanışıyoruz. Umrumda değil ama. Doğruca aradığım dükkana giriyorum. İhtiyacım olanları alıyorum. Ederinden çok daha fazla bir miktarı kasaya uzatıp ‘üstü kalsın’ diyorum. Adamın yüzündeki memnun şaşkınlığa gülümseyerek hızla daireme dönüyorum.
    Yolda bir şarkı mırıldanıyorum. Hatırlamadığım yerleri kafamdan uyduruyorum. Bir müddet sonra sesimi daha da yükseltiyorum, utanmadan çekinmeden… Bana garip bir şekilde baktıklarındaysa gülümsüyorum.
    Gülümsüyorum…

    Daireme girer girmez poşetten tuvali ve boyaları çıkarıyorum. Ve çiziyorum: Bütün yalnızlıklarımı çiziyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımdan kurtuluyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımı anlatıyorum. İlk defa yalnız hissetmiyorum. Tutku, bütün bedenimi ele geçirmiş durumda. Damarlarımda hayatımda hiç duyumsamadığım bir duyguyu hissediyorum. Anlatamıyorum.
    Ellerim benden bağımsız bir şekilde hareket ediyor, gözlerim hayata ilk defa böyle bakıyor.
    Ve son fırça darbesinden sonra… bitiyor. Bitiyorum.
    Garip bir tamamlanmışlık hissiyle gözlerimi kapatıyorum.
    Bitti.
    Bütün gerçekliğim bir tuvalin içinde canlanıyor; yaşayan bir beden yerine, çürümüş bir leş taşıdığımı hissediyorum. Fazlalıklarımdan kurtulmak için can çekişen adımlarımı banyoya doğru atıyorum.

    Yaşarken olamadığım dünyada, ölürken var oluyorum. Sonsuza kadar.
  • http://hizliresim.com/pnGDla

    Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
    Tavandan söz ediyorum.

    Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
    Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
    İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
    ...
    Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.

    Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.

    Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.

    Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.

    Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?

    Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının aydınlığına muhtaç olmalı her daim.

    Kanatlarım en şık aksesuarım, hiçbir işe yaramayan gösterişimin bir parçası. Uçmak eylemsiz bir fikir zihnimde. Kanatlarımı kullanmamaya yeminliyim.

    Karanlık bir yalnızlık denizinde yol alan bir gemiyim çoğu zaman. Gemim delik. Yolculuğum delikten içeri sızan yalnızlıkları kovayla boşaltmakla geçiyor.

    Delik büyüyor. Kovayı deniz alıyor.
    Ben büyüyorum.

    Çoklu yalnızlıkları öğreniyorum sonra. Yalnızlığımda yalnız olmadığımı. Apartman katlarındaki dairelere hapsolmuş yalnızlıkları, sayıları büyüdükçe azalan insanları, doldukça boşalan evleri, geldikçe giden hayalleri, güldükçe yiten mutlulukları öğreniyorum.

    Yalnızlığın sayılarla ilgisi olmadığını anlıyorum.
    Fakat vebanın bir salgın olduğunu öğrenmek içimi rahatlatmıyor. Yalnız olmadığımı bilmek beni yalnızlıktan kurtarmıyor.
    Yoruluyorum.
    İstifa etmek, soyunmak istiyorum tüm yalnızlıklarımdan.

    Ölmek?
    Ölüm de bir yalnızlık değil mi? Çırılçıplak bir yalnızlık hem de. Maskelerden, mecazlardan, duygulardan arınmış; saf bir yalnızlık.
    Tek kişilik, çift kişilik ya da çoklu değil, hiçli bir yalnızlık. Bir hayata sığdırılamayacak türden. Yalnızlığın hakkını veren karanlık bir yalnızlık.

    Birden bir fikir geliyor aklıma. Hızlıca doğruluyorum yattığım yerden. Yüzümde ilk defa gerçek bir gülümseme var. El ve ayak tırnaklarıma kıpkırmızı bir oje sürüyorum. Uzun zamandan beridir ilk defa makyaj yapıyorum. Özenli bir şekilde giyiniyorum. Çıkarken aynaya bakmıyorum. Telaşlı bir heyecan ve hızlı adımlarla rutubet kokan dairemden ayrılıyorum. Apartmanın kapısından ayrılırken birisine çarpıyorum. Mahcup bir şekilde özür diliyorum. Kim olduğunun farkında değilim ama şaşkınca bana bakıyor. Herhalde tanışıyoruz. Umrumda değil ama. Doğruca aradığım dükkana giriyorum. İhtiyacım olanları alıyorum. Ederinden çok daha fazla bir miktarı kasaya uzatıp ‘üstü kalsın’ diyorum. Adamın yüzündeki memnun şaşkınlığa gülümseyerek hızla daireme dönüyorum.
    Yolda bir şarkı mırıldanıyorum. Hatırlamadığım yerleri kafamdan uyduruyorum. Bir müddet sonra sesimi daha da yükseltiyorum, utanmadan çekinmeden… Bana garip bir şekilde baktıklarındaysa gülümsüyorum.
    Gülümsüyorum…

    Daireme girer girmez poşetten tuvali ve boyaları çıkarıyorum. Ve çiziyorum: Bütün yalnızlıklarımı çiziyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımdan kurtuluyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımı anlatıyorum. İlk defa yalnız hissetmiyorum. Tutku, bütün bedenimi ele geçirmiş durumda. Damarlarımda hayatımda hiç duyumsamadığım bir duyguyu hissediyorum. Anlatamıyorum.
    Ellerim benden bağımsız bir şekilde hareket ediyor, gözlerim hayata ilk defa böyle bakıyor.
    Ve son fırça darbesinden sonra… bitiyor. Bitiyorum.
    Garip bir tamamlanmışlık hissiyle gözlerimi kapatıyorum.
    Bitti.
    Bütün gerçekliğim bir tuvalin içinde canlanıyor; yaşayan bir beden yerine, çürümüş bir leş taşıdığımı hissediyorum. Fazlalıklarımdan kurtulmak için can çekişen adımlarımı banyoya doğru atıyorum.

    Yaşarken olamadığım dünyada, ölürken var oluyorum. Sonsuza kadar.
  • Eğitim çaredir, ancak hangi eğitim? Eğitim algımız tamamen yanlıştır. Eğitim tarih öncesi devirlerden beri toplumsal tecrübenin aktarımı iken günümüzde kendini kaybetmiş insanlığı oyalama etkinliği olmuştur. İnsanın hayatta kalmasını sağlaması gerekirken yok oluşuna zemin hazırlamaktadır. Bir kere eğitim bir yarış değildir. Çağın göstermelik insanının her alanda giriştiği yarış ve oyalanma uğraşı eğitime de sirayet etmiştir. İnsan dünyaya yarışmak için gelmemiştir, kişilik de sayılarla notlandırılamaz.