Dışarıdan, pencerelerin ardından yabancı büyük kentlerin hiddetli sesinden başka bir şey duyulmuyordu ; kent, durmaksızın homurdanıyor, ne ölümle ne de yaşamla ilgileniyordu
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daima bir mesulunu bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtamama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var.... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.
"Affedin! Affedin!" diye tekrarladım. "Ya da Merhamet edin, beş dakika daha! "
Kim bilir? Af belki gelecektir! Benim yaşımda böyle ölmek çok korkunç! Son anda af geldiği sık sık görülmüştür. Hem beni değilse, kimi affedecekler bayım?