<<Schahriyar folgt den Spuren des Todes auf der schneebedeckten Stille seiner Seele. Weder bietet ihm der eigene Körper eine Unterkunft für seine Seele, noch wird seine immer unheilvollere Erinnerung zu einem Gebäude, das seiner Seele einen Halt geben könnte... Nichts kann seine Haut wechseln... Jede Bewegung erstarrt zu Stein...>>
"Şehriyar, ruhunun karlarla örtük sessizliğinde ölümün adımlarıyla iz sürüyor. Ne kendi bedenidir ruhunu barındırdığı ne de ruhunu taşıyacağı bir binadır gittikçe kargışlanan belleği... Hiçbir şey deri değiştirmiyor... Her devinimde bir taşlaşma..."
Aşikâr olmuş meğer tende can, canda cânan
Bende yanan nûrudur, nûrumdur onda yanan
Şimdi doruklardayım, ne yoksulum, ne yetim
Şu incecik kalbimdir varlığına hüccetim
Nice serv-i kâmet ki, kuru bir yaprak imiş
Meğer ruhum savrulan bir avuç toprak imiş
Benim değil o hülya, hânende, siyah ışık
Benim değil o saray, şehriyâr, o karmaşık
Ölümü gezginlere bağışlayan şahmaran
Benim değil o sahra, fırtınalar, kum ve kan
Aklı bile çaresiz koyan mağrur pençeli
Benim değil o mühür sevdalısı, o deli
Perdeler indi zaman perisinin yüzüne
Gecesini bağladım ağlayan gündüzüne
Bundan dolayı bazı kroniklerde
yer alan:"Egerbu diyarı şehriyar isen gel vilâyetini himâye eyle
ve eger raiyyet olmaya rağbet ettinse onun hükmüne riâyet eyle"
şeklinde olup bazı modern yazarlarca çarpıtılarak hamasi bir tarza
dönüştürülen ifadelerin tarihi zemini bulunmamaktadır.
Eyüp ve Edip Şehriyar'ın derdi, saldırgan ve kör bir derttir; ama Promete ile Sokrat'ın de rdi, bilen ve gören bir derttir: Birincisinde insan derde duçar oluyor, ikincisinde ise dert insana duçar oluyor!