“…Artık köylerde olmak istiyorum, öylesine sesli ve yaban kent. İç oluşum sıralarında yabancı olan hiçbir şey çevrenize sürünmemeli. Çok yıllarda, bir kez benim için ne olduğunu anlayacaksın. Bir dağın tepesindeki kaynağın susamışa ne olduğunu anlayacaksın. İyi ve sadıksa susamış, yeni bir güneşe yollamak için onun serin berraklığını yudumlamaz. Onun kıyısında, şarkısını dinleyebilecek kadar yakınında bir kulübe yapar, gözleri güneş yorgunu olana dek çimenli kıyıda kalır, yüreği zenginlikten, anlayıştan taşar. Ben kulübeler yapıp kalacağım. Benim berrak suyum. Nasıl sadık olmak istiyorum sana. Sende olmayan hiçbir göğü, hiçbir güneşi, hiçbir çiçeği görmek istemiyorum. Sende görmek istiyorum hepsini. Senin göğe bakmanla her şey güzellenip büyüleniyor. Senin kıyındaki çiçek, -her şeyi sensiz görmek zorunda olduğum zamanlardan biliyorum- yalnız ve donuk yoksunlukta titrerken iyiliğinde ışıklanıverir, küçük başı göğe ulaşır sanki; senin derinliğinde yeniden ışıklanan göğe. Senin kıyına tozlu ve donuk gelen güneş ışığı ruhunun yıkanık denizinde temizlenir, binleşip ışır. Yıkanık suyum benim. Evreni senden görmek istiyorum. O zaman gördüğüm evren değil sensin çünkü, yalnızca sen, sen sen!”