• Nasrettin Hoca döneminin ortamını ele alalım: Selçuklu hükümdarı I. Alaettin Keykûbat zamanında (1220-1237) ülke zenginleşmiş, görkemli anıtlarla süslenmişti. Selçuklu Türkleri tarihlerinin en ileri aşamasına varmışlar, üstün bir uygarlık düzeyine yükselmişlerdi. I. Alaettin Keykûbat’tan sonra, o gücün birikiminin etkisiyle Selçuklular bir süre daha parlak yaşam sürdüler. Ama bu dönemde, gittikçe zenginleşen yönetici sınıfla yoksul halk arasındaki ayrım uçurumlaştı; bu arada amansız, kıyıcı Moğol akınları ülkeyi sarstı. Selçuk beyleri, karılarını, kızlarını bile, işgalci Moğol komutanlarına sunmaya başladılar. Bu çöküntü, bu kokuşmuşluk içinde halk, eski altın çağını geleceğin özlemi olarak duyuyordu.
    Nasrettin Hoca, işte böyle bir ortamda yaşamış, Nasrettin Hoca fıkraları adı altında toplanan o büyük halk mizahı böyle bir ortamda oluşmuştur.
  • Yarım yüzyıla yakın bir süredir Türk kültürünün kökenlerini araştırma çabası içindeyiz. Ama, doğrusu, bu alanda belirli bir bileşime, bir senteze varmak şöyle dursun, kültürümüzün kökenleri konusunda bir anlaşmaya bile varmış değiliz. Kültürümüzün kaynakları nerededir, nereden çıkmaktadır? Şimdiye değin öne sürülen görüşlere bu sorunun egemen olduğu anlaşılıyor; soru kapsamlı olarak ve yeterince yanıtlanmadan bir bileşime varmanın olanaksız olduğu sanılıyor. Başka bir deyişle, bugüne değin süregelmekte olan yöntem, “önce kültürümüzün kökenlerini araştırmaya yönelmeli, ondan sonra ulusal bir bileşime gidilmeli” biçiminde ortaya konulmuştur. Doğallıkla bu, doğru bir yöntemdir. Ancak, büyük bir yanılgıya düşülüyor.
    Kültür kaynakları saptandıktan sonra, bu kaynaklardan yararlanarak bir bileşime gidilecek yerde, kökendeki kültür bir bileşim sayılıyor. Oysa geçmiş bir kültürden bir bileşime gitmek başka, geçmiş bir kültürü bir bileşim sayarak çağımızda geçerli kılmak başkadır. Bu yanılgıya sürekli olarak düşülüyor.
    1932’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi, bu yanılgının ilk örneğini vermiştir. Türk kültürünün kökenlerinin bilimsel bir yaklaşımla ele alınması savını taşıyan bu kongre, resmî tarih görüşünün yürürlüğe konduğu bir kongre olmuştur. “Orta Asya’nın otokton halkının Türk olduğu” savında düğümlenen hu tarih görüşü, üstü kapalı bir kültür anlayışını içeriyordu. Birinci Türk Tarih Kongresi’ne katılanlardan İhsan Şerif Bey’in sözlerine bakılırsa, “bütün dünyaya şamil olan medeniyetin mebde ve menşei Orta Asya yaylasıdır. Orta Asya’nın otokton halkı da Türkler olduğuna göre, o medeniyetin naşir ve nakilleri de Türkler olacaktır.” Bu görüş, Türk kültürünün geçmiş bütün kültürleri kapsayan, onlara yol açıcılık eden bir kültür olduğu doğrultusundadır. Birinci Türk Tarih Kongresi, kültürümüzün kökenlerini Orta Asya Türk halklarının geliştirdikleri kültürlere bağlıyor böylece.
    Bundan sonraki yıllarda kültürümüzün temellendirilmesi işinin ertelendiğini, ulusal bir bileşime varılması amacıyla Türk kültürünün kökenlerinin araştırılmasının bir yana bırakılarak Batı kültürünün benimsenmek istendiğini görüyoruz. Burada Birinci Türk Tarih Kongresi’nde egemen olan görüşten radikal bir sapma söz konusudur. Batı kültürü, Orta Asya’nın otokton halkı olan Türklerin oluşturdukları bir kültür sayılmamaya başlanıyor. Bu konuda en “Batılı” düşünürümüz Ataç olmuştur. Ancak, o da belirli bir çelişkiyi getiriyordu: Batı uygarlığını hazırlayan kültür birikimini Orta Asya’nın otokton halkı olan Türklerin sağladığı konusundaki aşırı ulusçu tez, bilim doğrularından uzak bir duygusallığa dayandığı için bir yana bırakılmıştı. Ataç, bu tezi benimsememekle “olumlu” bir gelişmeyi hazırlıyordu ama, Batı kültürü varken ulusal bir bileşime gitmenin gereksizliğine kapılarak “olumsuz” bir gelişmeye de öncülük ediyordu. Yazılarından anlaşıldığı kadarıyla Ataç’ın kültür anlayışı, Batı kültürünün evrenselliği düşüncesine dayanıyordu; evrensel bir kültürün temellendirilmesi söz konusu olunca, ulusal bir bileşime, Türk kültürü açısından özgün, “sui generis” yapılara gitmek gereksizdir. Batı kültürünün temellendirilmesi işini üstlenmek, giderek, eski Yunanca ve Latince öğrenmektir yapılacak iş. Görülüyor ki, Birinci Türk Tarih Kongresi’nin, “Batı kültürünün temelini oluşturan Orta Asya’nın otokton Türk halklarıdır” tezi gibi bilimsellikten uzak ve aşırı duygusal ulusçuluk bilincinin yerini, “Türk kültürünü temellendirmek diye bir şey söz konusu olamaz. Batı kültürünü benimsemek gerekir” gibi ters doğrultuda, ama o ölçüde aşırı duygusal bir evrensellik bilinci almıştır. Bu kültür anlayışının aman vermez savunucusu da Ataç’tır.
    Kuşkusuz, aşırı Batıcılık ya da evrenselcilik tezinin geçerlik kazanmasında tek parti yöntemi siyasasının büyük payı olduğu kadar, 1930’larm aydınlarının kültür problemlerini edebiyatın ötesinde bir yapı sorunu olarak ele almayı düşünmemiş olmalarının da payı vardır. Ataç bir edebiyat adamıydı, bir kültür adamı değil. Onun “bölmeli kafa”lılığı, kültür problemlerine bir edebiyat adamı olarak yaklaşmasındadır. Bir bileşim bilinci yoktur Ataç’ta. Edebiyat adamlarımızın kültür problemlerine özellikle Türk kültürü bağlamı içinde yaklaşmayı denemeleri ise, ister istemez, Ataç’ı aşacaktı elbet.
    Tek parti yönetiminin aşırı Batıcı kültür politikasından çıkarak, Türk kültürünün kökenleri üzerinde düşünen aydınlarımızın başında Sabahattin Eyüboğlu geliyor. Kültür problemlerine, edebiyatın ötesinde bir yapı olarak yaklaşan Eyüboğlu, bir başka tezle çıkar karşımıza: Türk kültürünün kökenini, Orta Asya’da ya da Batı’da değil, Anadolu’da aramak gerekir. Türk kültürü, Anadolu toprakları üzerinde uygarlıklar kurmuş halkların, Anadolu halklarının oluşturdukları kültürlerin özümsemesidir. Böylece, Anadolu insanının geçmiş yüzyıllarda geliştirdiği kültür birikimlerini temellendiren hümanizmacı bir kültür anlayışına varılmak istenir. Kültürler arasındaki yapı farkları önemsenmeyerek Yunus’la Homeros, Anadolu hümanizmasının birer büyük yol açıcısı sayılır. Giderek Anadolu hümanizmasınm “bütün insanı” ortaya koyan bir kültürle biçimlendiği öne sürülür. 1960 sonrasına kadar hümanizmacı tezin aydınlar kesiminde büyük yankılar uyandırdığını görüyoruz. Bu ilgi bugün de süregitmektedir, ama eskisi kadar saygınlık görmemektedir.
    Hümanizmacı tezin karşısında bir başka tezle, Osmanlı tezi ile çıkılmıştır. Türk kültürünün kökenlerinin Osmanlı kültürüne indirgenmesi savında beliren Osmanlıcılık tezinin kuramcısı Kemal Tahir’in tarih ve uygarlık görüşü, Osmanlı kültürünün getirdiği perspektiflerle sınırlıdır. Ona göre bize her türlü kötülük Batı’dan, Batılılaşma’dan gelmiştir. Bu yüzden Osmanlı kültürü egemen kılınmalı, bir tür Osmanlı revivalizmine gidilmelidir. Bu tezin, Osmanlıcılık konusunda art niyetler taşıyan reaksiyoner çevrelerde uyandırdığı yankılar üzerine duracak değiliz. Ancak bunlardan bazılarının Kemal Tahir’in adını anarak bir Osmanlı Rönesansı’ndan söz ettiklerini söylemekle yetindim. Osmanlıcılık tezinin sinema alanında uygulanmasını yürekten üstlenmiş görünen bir film adamımızın ise, işi Yusuf Vehbi’li Arap filmlerinin övgüsüne vardırdığına tanık olmak, Türk kültürünün kökenlerini saptama ile ulusal bir bileşime varma sorununun birbirine nasıl karıştırıldığının en iyi örneği olsa gerekir.
    Orta Asya tezi, Batıcılık tezi, hümanizma tezi, Osmanlılık tezi derken, son günlerde bir başka düşünce ortaya çıkmıştır: Selçuk tezi. “Selçuklu Işığı” tezinin kuramcısı Ferit Öngören’dir ve ona göre Türk kültürünün kaynaklarını Selçuklu devletinde aramak gerekir. Görülüyor ki, son kırk yıldır kültürümüzün kökenleri üzerinde bir uzlaşmaya varılmamıştır. Gerçekten sorun bu değildir. Türk kültürünün kökenleri Orta Asya’da mıdır, Batı’da mıdır? Anadolu’da mıdır, Osmanlı’da mıdır, Selçuklu’da mıdır? Sorun bu doğrultuda ele alındığı sürece işin içinden çıkmanın olasılığı yoktur. Bu tür önerilerin sonu olmadığı gibi, belirli bir ulusal bileşime varma amacı göz önünde tutulmadan, kültürümüzün kökenleri üzerinde varsayımlara girişmenin anlamı da olamaz.
    Öyleyse ne yapılacaktır?
    Yapılması gereken, sorunu bir yöntemle ele almaktır. Türk kültürünün kökenlerinin araştırılması ancak bir dünya görüşünü içeren ulusal bir kültür bileşimine varılması amacını taşıdığı sürece bir anlam kazanır. Bu yapılmadıkça, kökenlerin Osmanlı ya da Selçuklu kültür yapılarına dayandırılmasının somut ve yapıcı bir işlevi olamaz. Bu işlevi, ancak, belirli bir amacı, ulusal ve çağdaş bir kültür bileşimine varma amacını sürekli olarak göz önünde bulundurmakla sağlayabiliriz. Demek ki sorun, Türk kültürünün kökenlerinin saptanması gibi bir başına ele alınacak basit ve tarihsel bir sorun olmaktan çok, ulusal bir kültür bileşimine varılmasını öngörmek gibi bir yöntem sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu kültür bileşimine varmak ise, geçmişte var olan bir kültürün bulgulanması, aydınlığa çıkarılması anlamında edilgen (pasif) bir iş değil, geçmişte var olan kültürlerden yararlanarak ortaya bir yapı çıkarmak anlamında etkin (aktif) bir uğraştır. Bunun için de, önce içinde yaşadığımız çağı ve toplumu, bu toplumun belirgin yapısal karakteristiklerini dikkate almak, bu karakteristikleri geçmiş kültürlerle olan köklü ve derin ilişkilerini aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Ulusal bir kültür bileşimine varmak için tutulacak yol, dünden bugüne gelmek değil, tam tersine, bugünden düne gitmektir. Dünden bugüne gelmek ister istemez, geçmiş bir kültürü bugün de geçerli kılmak eğilimini de birlikte getiriyor. Üstelik, çağdaş Türk toplumunun yapılarına geçmiş ya da bugün süregitmekte olan kültürlerin ne ölçüde yansıdığını bulup irdelemek, bizi kültürümüzün kökenleri konusunda çok daha sağlam, tutarlı ve nesnel varsayımlara ulaştırabilir.
    (Hilmi Yavuz, “Kültürümüzün Kökenleri mi
  • "Türkler Balkanlar'a Karadeniz'in kuzeyinden ve güneyinden olmak üzere iki yoldan gelmişlerdir. Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlara inen Türklerin başını Hunlar çekmiş, Hunları Avarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Oğuzlar ve Kıpçaklar takip etmişler; güneyden ise Selçuklu ve Osmanlı Türkleri Balkanlara geçmiştir."
  • Allah’a niyaz ederken baş açmaya Selçuklu, Osmanlı sultanları ve evliyaları arasında da rastlanmış ve bu eski âdetin İslâm ibadetlerinde devamı mahzurlu sayılmamıştır. Bu münasebetle Alparslan’ın ve büyük velî Akşemseddin’in, mühim hâcet dileklerinde, bu şekilde Allah’a niyâz ettiklerini kaydetmeliyiz.
  • Selçuklu ve Osmanlılar Oğuz han ve Afrâsyâb soyuna mensup olmakla, Türklük şuûru ve gururuna bağlı bulunmakla beraber Türk adını eskiden Şamanî uruğdaşlarına, sonrada İslâm kültürü zayıf bulunan göçebelere ve köylülere tahsis ediyorlardı.
  • "Bir gülüşü var,
    Sanırsın Büyük Selçuklu ordusu Malazgirt'in göbeğine hilal şeklinde oturmuş. "
  • 'İhtilaI' isimli eserimizde çizdiğimiz Bedreddin portresine 'Sapık Kollar' vesilesiyle şunları ilave edebiliriz:

    Yıldırım Bayezid felaketini takip eden 'Fetret Devri'nin adamı...

    Osmanlıların vecd ve aşk çığrında sırf idare ve siyaset hatası yüzünden çatırdıyan ve yıkılan devlet, belli başlı bir şahısta dini bir çatlamaya da şahit oldu; fakat tabanda sapasağlam olduğu için çabucak yarasını kapattı ve ileride Fatih'leri, Yavuz'ları yetiştirmek üzere kısa bir berzah hayatı yaşadı. İşte bu berzah hayatının sembolü Şeyh Bedrettin de hemen yerine geliveren vecd ve aşk, iman ve ölçü kubbesinin temeli altında ezildi, gitti. Peşine taktığı, biri Yahudi dönmesi, iki serseri ile her yerde ve her zaman bulunması mümkün bir sürü ahmak, çatırdamakta olduğunu gördüğü devletle savaşmaya kadar gitti ve sonunda gerçek şeriat temsilciliğinin şu sualine muhatap oldu:

    - Şeyh efendi; siz bir alimsiniz, bilmeniz gerekir; suçunuzun şeriat yönünden cezası nedir?

    Ve Bedreddin şu cevabı verecek kadar vicdanilik ve insaf gösterdi:

    - Şeriatçe suçumun cezası idamdır!

    Ve idam edildi. Mezhebini kuramayan, fakat kuracak olsaydı en büyükbelayı getirecek olduğu besbelli ve yirminci asırda bile istismarcıları meydanda bir sapık... Selçuklu beylerinin neslinden gelme ve tasavvufta Hüseyin Ahlati elinden yetişme...