"Ben her ne kadar hoşça kal desem de yine de... pek gitme sen. Ağır ağır git. Sık sık dönüp bak. Buralar çok hoyrat, biliyorsun. Sen de biliyorsun. Beni önce sen unutmamalısın. Giden sensin ya, unutan ben olayım. O kadarı olur, değil mi?"
Bütünün unsurlarına geri dönüşü. Kendini yeni baştan yoklayışı. Filozofun dediği gibi ölürken yeni doğmuş gibi ölebilmek, bu dünyaya gelişimizin sebebi. Toprağa dönüşümüz, böylesine bir yenilenme için. Hakikatin bile bayatına tahammül edilemez. Hakikat sürekli olarak kendini yeniler. İnsan bu yenilenmeyi dogru yoldan yapmazsa yaradılış onu zıt yoldan yapar. Tırmandığını unuttunsa öyle duracağına düş ve yeniden tırman; durmaktan daha iyi bu. Ot gibi varolacağına öl ve yeniden diril. Allah, sana verdiği nimetleri hükmi olarak da olsa ölü hale getirmene razı olmayacaktır hiç bir zaman. Seni çevreleyen nimetleri, düşünceleri, inançları, özel olarak hayatı ölü hale getiremezsin. Seni çevreleyen ilahi dünyayı gönlünde öldüreceğine sen git ölümde yıkan, ölüm âb-ı hayatında yıkan ve ebedi hayat bularak geri dön. Toprak, işte böyle bir çağrıdır insana. Kabirdir. Evet, toprak, veya onun anlamlı, zamanlı, tarihli uzantısı dünya, bu kabir gibi insanı yeniler ve yeni bir dirilişe hazırlar.
Sayfa 24·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"İşinize gelince erkeğiz yaparız, ișinize gelmeyince namus meselesi höt möt! Sana sormayacağım kimin arabasına bineceğimi. Git, kime söyleyeceksen de söyle ayrıca! Ama õnce otur bir düşün ben nasıl bir insanım diye. Abimin anlatıklarını bir düşün. Sonra da bana söylediklerini bir düşün oldu mu? Bir düșün bakalım sen bana ahlak dersi verecek konumda mısın?" "Geçmiște kaldı hepsi," dedi sessizce. "Çocuktum." "Çocuk bile olsan, birini artık sevmiyorsan ayrılırsın, olur biter. Defalarca aldatmak da ne demek?"
Sayfa 294·Kitabı okudu
"Aslı kötü olan kişiden kötülükten başka bir şey görmedim, sen görebilirsen git benden ona selâm söyle!"
Sayfa 185 - Mevlâna·Kitabı okuyor
Hiç
Garip bir davaydı, özetle, tuhaf bir işti. Geç vakit, Bölge Kadısı Nasreddin'e, Davacı, davalıyı sürükleyip getirmişti. - İşsiz, iş diye bakınıyordum yine, Çarşıda, köşe başında tam. Baktım, yerden kaldırmak için uğraşıyor, Düşürdüğü çuvalı bu adam. Yaklaştım ve: - Ne verirsin yüklersem çuvalı sırtına dedim. Bu adam da (hiç) dedi. Kabul ederek çuvalı sırtına yükledim. Sonra, borcunu istedim, vermedi. Yanlışım varsa, kendisine sor! Düşündü Nasreddin bir zaman, ölçtü, biçti: Pazarlık ve dava konusu (hiç)ti. Sonra davacıya: - Doğru haklısın, Ve de alacaklısın! Tartışmayı, uzun sözü bırakalım. Zaten geç oldu vakit! Sen hele kaldır şu kilimi bakalım. Ha şöyle! Ne var altında? - Hiç! - Tamam işte! (Toz toprak hariç), Al o (hiç)'i oradan da yıkıl git!
Yazı işleri müdürü seni istiyor, dediler. Önümü ilikleyerek içeri girdim. Şöyle bir baktı ve: - Ha, dedi; sen misin? - Evet, dedim; benim. Çünkü gerçekten de bendim; fakat bu iş bu kadar açıkken cevabıma gene sinirlendi. Anlaşamıyorduk bir türlü yazı işleri müdürü ile.. ne ise. - Dur biraz, dedi. Durdum. İşini bitirdikten sonra sandalyesi ile birlikte bana dönerek: Sana bir fırsat veriyorum: Üstad Ankara'dan gelmiş. Git konuş, akşama yazını getir, dedi. Bu benim için gerçekten fırsattı. Kendimi gösterme yolunu bulmuş oluyordum. Bir geçtim mi röportajcılığa, artık afişler, reklamlar, seyahatler benim için demekti. Bu yüzden heyecanlandım ve: - Çok teşekkür ederim şef, çok teşekkür, dedim, arkasından da ilave ettim: Yalnız bir şey soracağım. Pardon, iki şey: Üstad kimdir ve üstadı nerede bulabilirim?
Sayfa 147·Kitabı okuyor