Eskiden yüzüğüm denizde bütün seçimler bana aitti. Yani, tabii ki öyle değildi de, ben öyle sanıyordum. İstediğim zaman dibe dalıyor, dipte istediğim kadar kalıyor, nefesim yetmediğinde geri çıkıyordum. Her şey istediğim gibi oluyordu. Sonra Karadeniz’de adamımı bana ceset torbasında teslim ettiler. Bütün sevdiklerim başımı suyun üzerinde tutabilmem için seferber oldu. Boğulmadım. İzin vermediler. Boğulmadım da denizin dibi çok fena beni çağırır oldu. Girmedigim delik kalmadı, İlahiyat Fakültesi’nden hocalar, tasavvufçular, Budistler, Şamanlar, kamlar, bütün hocalarım, “bilebileceğini” düşündüğüm herkese, dipte ne var diye sordum. Bundan da bahsetmiştim.
Bir zaman cevap aramaktan yoruldum, dal gitsin Sepin dedim. Jacques Mayol gibi, kendimi karanlığa, ve aslında karanlık yok bunu öğrendim, dibe, ve aslında dip yok bunu da öğrendim, bıraktım. Kendimi ve küçük d ile yazılan dünyayı geride bıraktım. Bırakırken, nefesimin yetmediğini biliyordum da bırakmamak bir seçenek değildi. Tutunduğum asansörüm bana Rize‘de, sarı bir ceset torbasında teslim edilmişti. Tutunamıyordum, tutunmak diye bir şey yok oysa, bunu biliyorum. Öğrendim.
Sonra tuhaf şeyler olmaya başladı.
Nefesimin her bittiği yerde, hepsini yeni tanıdığım öğrenciler ve hatta sosyal medyadan bana yazan, hayatımda yüzünü bir kere görmediğim “sosyal medya okurları“ ve asıl şu an bu satırları okuyan, asıl sizler, bunca sayfa usanmadan, bıkmadan benim hikayemin “altında”, her yazının altında yazan gerçeği, benim hikayemi değil ötesindeki gerçek hikayeyi okuyan sizler, suda bana nefes alacak yerler yaratmaya başladınız. Benim nefesim bitiyor, dipte bana nefes olacak odalar açıveriyorsunuz. Bu nasıl oluyor, n’apıyorsunuz anlamıyorum, bilmiyorum. Ama bunu hep yapıyorsunuz. Hep. Deli minnettarım. Sizi çok seviyorum.