Bu yazı, gecenin bir vaktinde yazılmış ve Akakiy Akakiyeviç edasıyla dikkat edilmemiştir. Çarpık, düzensiz, akla ne geldiyse ve o an ne düşünülmüşse aksetmek suretiyle buraya dökülmüş monolog dahi olabilir.
Sizler, benim küçük Başmaçkinlerim, bu distopyanın bir parçasısınız.
Hangi distopya diyorsanız eğer… Yaşadığınız hayata odaklanıp sadece bir nefescik alsanız yeterli. Çünkü etrafınıza şöyle bir bakıverseniz içinizden, “Rahat bırakın, niye üzüyorsunuz beni?” nidalarını duymanız çok da zor değil. Rahat bırakılmanın üzüntü vermediğini düşünmek sadece bu toplumlara özgü bir yaklaşıma da benziyor uzaklardan. Popülerist yaşam tarzlarınızın size bahşettiği bir hediye olan hani…
Başmaçkin’in değil, hepimizin montu çalındı, hepimiz Akakiy’iz demek isterdim ama böyle bir saçmalıkla baş etmek inanın çok zor. Yazarken tahammül edemedim. Ama bir gerçek de var ki, bazımız Başmaçkin olmayı tercih etmiş olabilir. Çünkü olmak bir tercih, tercih yapmayı kabul etmemekse bir mücadele demektir. Belki de zavallı kahramanın almak için akşamları çaylarından kestiği, mum yakmadığı, çizmelerinin tabanları çabuk aşınmasın diye hafif adımlar atıp parmak ucundan yürüyerek geçmeyi hesap ettiği, çamaşırlarını yıkamadığı palto; sizlerin de kendi hayatlarından kıstığı bir paradoks haline gelmiş olabilir. Belki ihtiyaçlarınızı alamadığınız şey bir palto değildi ama belki de bir ekmekti. General de olabilirsiniz mesela, Terzi Petroviç de. Hikâyede her bir karakter anlamlıdır elbette ama benim hepsini anlatacak takatim kalmadı.
Bir sürü metafor, bir sürü yorum, görüş, benzetme, anlatış olabilirdi elbette. Ama yazının yarısında uykum fazlasıyla bastırdı. Hiçbir şey düşünemeyecek kadar çok şey düşündüm. Fakat kahramanımız gibi bende de cümleleri bitirmeme alışkanlığı var. Hikayeleri, yazıları,