Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girer işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlak'ın memur-u müsahharı olmasa; o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyatat-ı kâmile-i muhita-i san'atını bilmek lâzım gelir.
Oidipus, bu minvalde 'kahraman'dır. Bir tesadüf sonucu olsa da, kendi tanımından ve köklerinden kuşku duyar, huzursuzlanır ve mevcut konfor dairesinden dışarıya doğru yola çıkar. Tanrıların ve kahinlerin bildiğini, ve kendisinden saklananı, kendi iradesini, gücünü ve aklını kullanarak elde edecek bir arayışa girer. Ancak bu saiki gelişen olayların sürükleyiciliğinde unutur ve arayan ve soran oğuldan bilge ve muktedir tiran eş ve babalığa evrilir: Kahramanlık serüvenine çıkış amacını, kendisine yarar sağlayan hayat gailesi içinde unutmuştur ve hatta bilme arzusundan kaçmaktadır. Thebai'de mahkeme sahnesini andırır sorgulamada, her ne kadar merak ettiğini ima etse de, nihayetinde kendisine dokunacak bilgiyi inkara yöneldiğini görüyoruz. Oidipus artık bilmek istermiş gibi gözükse de, öğreneceğinden korkar bir pozisyondadır: Hiç bilmemeyi bilmeye yeğler. İktidar bağlamında Oidipus, artık ilk arayan serseri halinden çıkmış olsa da, bulduğu aradığı değildir. Güç ve kibirle gözleri kamaşmış, kendine körleşmiş, kendini (öyküsünü) unutmuştur.
Akşamüstleri Tünel'den Taksim'e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli - yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır -, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler.
Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.
Bu adam hikayeci Sait Faiktir.
"Seni gizli gizli sevdim, seni farklı dünyalarımızın önünde açık açık da sevdim. Aramıza bir okyanus koyarak seni sevmeyi bırakacağımı sanıyorsan çok yanılıyorsun."
...Anne, tek suçumuz buydu hayatta; umuma açık yerlerde alkollü içecekler tüketmek. Suçluyum ben anne, oğlun sandığın gibi temiz, lekesiz biri değil, umuma açık yerlerde alkollü içecekler tüketen bir serseri...