"Hey, çocuk. Sende bir ışık görüyorum. Hiç korsan olmayı istemedin mi canım?"
"Bir defasında kendime Kızıl Kan Jack adını takmayı düşünmüştüm,"
"Ne güzel bir ad. O halde aramıza katılırsan sana burada böyle sesleniriz serseri. "
"Sen ne dersin Michael?"
"Katılırsam benim adım ne olacak?"
"Karasakal Joe. "
"Sen ne dersin John?"
"Yine de Kral'ın saygın tebaası olabilir miyiz?"
"Şu şekilde yemin etmeniz gerekecek: Kahrolsun Kral."
Buradakiler sadece yiyorlar,içiyorlar,uyuyorlar, sonrada ölüyorlar… Başkaları geliyor dünyaya ve onlar da yiyorlar, içiyorlar ve can sıkıntısından körelmemek için hayatlarını berbat dedikodularla, votkayla, kart oyunlarıyla ve davalarla geçiriyorlar. Kadınlar kocalarını aldatıyor, kocalar yalan söylüyor, hiçbir şey görmemiş ve hiçbir şey duymamış gibi yapıyorlar. Karşı konulmaz kaba kuvvet çocukları ezip geçiyor, Tanrı’nın kıvılcımı içlerinde sönüyor, babaları ile anneleri gibi birer ölüymüşçesine birbirlerine benzeyecek kadar serseri oluyorlar.
Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse hem ziyadeleşir hem bâkileşir hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına hem vatanına hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.
Bu yüzden, en azılı bir serseri bile sonunda vatanını özler, uzak ülkelerde boşuna aradığı sevinci, evinde, karısının göğsünde, çocuklarının arasında ve onlara bakmakta bulur.
Serseri huylu gemiciler, bir ayva büyüklüğündeki gözlerini,
Pırıl pırıl bir balığın gözleriyle değişmişlerdir.
Denize uzanan kahvelerinin camlarına vurup kaçan çocuklara,
Keskin bir balık kokusu sinmiş beyaz gümüş paralar hediye etmişlerdir.
Sarı, medar kuşları uçurmuşlardır komşu evlere.
Diz dize, ağız ağıza olmanın saadetini tatmışlardır.
Kimi düşünürler? Hatırlarında yaşayan kimlerdir?
Bilinmez..