Stefan Zweig yine insan ruhunun en kırılgan köşelerine dokunmayı başarıyor. Kitapçı Mendel ilk sayfasından son sayfasına kadar öylesine akıcı ilerledi ki kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Zweig’in sade ama derin anlatımı, beni sadece bir hikâyenin içine değil, bambaşka bir dünyanın içine taşıdı. Sayfaları çevirdikçe Viyana’nın sokaklarında dolaştım, kitap kokusunu hissettim ve savaş öncesinin o sakin atmosferinin yavaş yavaş nasıl yok oluşa sürüklendiğine tanıklık ettim.
Bu kitap bana savaşın yalnızca şehirleri, binaları ya da devletleri yıkmadığını; insanların hafızasını, dostluklarını, mesleklerini, onurlarını ve hatta kimliklerini de elinden alabildiğini bir kez daha gösterdi. Jakob Mendel’in trajedisi aslında tek bir insanın değil, savaşın değdiği bütün hayatların trajedisiydi. Zweig, bunu büyük olaylarla değil, sessizce unutulan bir kitapçının hayatı üzerinden anlatıyor ve bu yüzden etkisi çok daha derin oluyor.
En çok etkilendiğim noktalardan biri ise Mendel’in kitaplara olan tutkusu oldu. Onun dünyaya bakışı, kitaplara duyduğu sınırsız sevgi ve bilgiyi her şeyin önünde tutması bana birçok şeyin aslında ne kadar önemsiz olduğunu düşündürdü. Günlük hayatın koşturmacasında büyüttüğümüz pek çok mesele, onun yaşam felsefesinin yanında anlamını yitiriyor. Gerçek zenginliğin sahip olunan eşyalarda değil, insanın zihninde ve biriktirdiği düşüncelerde saklı olduğunu hissettiriyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde buruk ama çok güzel bir his kaldı. Zweig yine kısa bir metne koskoca bir hayatı, bir dönemin çöküşünü ve insan ruhunun yalnızlığını sığdırmış. Benim için yalnızca bir kitap değil, savaşın insandan neler alıp götürebileceğini, bilginin ve kitapların değerini hatırlatan unutulmaz bir okuma deneyimi oldu.