Kulaklıklarını takıyorlar ve kaçıyorlar.
Bir gürültünün, varoluşumuzu kalabalıklaştıran ve fakat kalabalıklaştırdıkça da ezen, küçülten, inciten, yoksullaştıran, sessizleştiren döngüsüne teslim oluyorlar.
Kulaklıklar ruhlarımızı uzaklaştırıyor birbirinden.
İç çekenleri duymayacaklar, öksürenleri, içli içli ağlayanları duymayacaklar mesela. Bir otobüsün içinde karanlık boşlukları delen en insancıl, en kısık seslerimizi duymayacaklar artık.
Bir işçinin tutmayan hesaplarını kendi kendine tekrar edip, sayıklamalarını duymayacaklar. Bu şehri duymayacaklar, bu şehrin gökyüzünü de.
GECELEYiN KIRDA
Kuytu bir köşesindeyim ormanın
ve yorgun bedenimin altında
çıtırdıyor kuru yapraklar
Üstte kristal bir gök
ve yıldızlar
Ozancasına
Yalnızım
Sıkıntının yalnızlığı değil bu
Düşlerle el ele
yaşamayı dillendiren
ve yudum yudum özümleten
bir sevgi yalnızlığı
Dinlendiriyor yüreğimi
kafa mı
bedenimi
serin okşayışlarıyla doğa
Dinliyorum en güzel türküsünü
kurdun kuşun
Uçmak için
kanat aramıyorum
artık bu gözü sulu kentler de unutmalı ağlamayı
sevgilim hoşça kal, sevgilim iyi geceler
unutma, pencereyi kaparken tersiz bir keder
ve biraz ülkesiz rüzgarı içeri doldurmayı
Çoğu sarkık pancurlu harap evleri ile
Sefahat barındıran eski bir mahallede,
Zalim güneşin kente, damlara, tarlalara,
Ok gibi ışınları vururken buğdaylara,
Bir tek ben düşsel kılıç talimi için varım,
Her köşede bir uyak rastlantısı koklarım,
Kaldırımdaymış gibi uyup kelimelere,
Çarparak uzun zaman düşlenmiş dizelere.
Gecelerin bir örtü gibi sardığı köylerin, yalnızca sokak lambalarının aydınlattığı kasaba sokaklarının, ışıltılı şehir merkezlerinin yasını da ben mi tutmalıyım..?