• “Mizah anlayışı, insanın ilahi tek özelliğidir.”
    -Arthur Schopenhauer

    “Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan. ”
    -George Bernard Shaw

    İnsanın çok yönlü bir hayvan olduğunu dile getirerek başlayayım. Bu çok yönlülük neredeyse içinde barındığı her unsurla daha fazla dallanabiliyor. Örneğin bir ailenin üç çocuğunun hepsi birbirinden bambaşka karakterlere sahip olabiliyor. Ki bu başkalık Güneş, Ay ve Dünya üçlüsü gibi bir farklılık barındırabiliyor. Sonrasında mahallede bulunan diğer çocuklardan da bambaşka oluyorlar. Bu dairesel dalgalar giderek büyüyor ve aynı zamanda başkalaşıyor. Sonunda tüm dünyayı ve insanlığı kapsayacak şekilde halkalar yayılıyor. Başlangıçta suda oluşan ilk temas anı ve etkisi hariç her şey bambaşka oluyor. Peki bu ilk oluşum noktasındaki benzerlik nedir? Muhtemelen farklı boyutta ve etkide oluşan halkalar olduğumuz için cevaplarımız da pek âlâ farklılık gösterecektir. Kelimede değilse bile tanımlama kısmında gösterir. Benim benzerlik kısmına dair bulabildiğim iki cevap var. İkisi de geçen zamanda başkalarından öğrendiklerim ve kendi keşfettiklerimle aklımda sağlam bir yer etti. Beni az ya da çok tanıyanlar vereceğim cevapların bendeki yansımalarını anlayabilecektir. Tanımayanlar için ise tanıdıklarına ve kendilerine bakmalarının iyi olacağını düşünüyorum. Benzerliklerden ilki, acıdır. Her yerde ve her canlıda barınan yegâne güzelliktir. Güzellik diyorum, çünkü hem bizlerin hem de her yaşamı barındıran her şeyin oluşmasını sağlayan o oldu. Daima oluşturan, şekil veren veya yok eden oldu. Ve hiçbir ayrım gözetmeksizin her şeye aynı şekilde yaklaştı. Önce oluşturdu. Sonra şekil verdi. En sonda da oluşturduğu şekli yok etti. Bunu taşın suya değdiği andan, bana ulaştığı ana kadar gözlemleyebildim veya kafamda oraya düzgün bir şekilde gidebildim. Benden sonrası için de gidebiliyorum. Böyle bir gerçekliğim varken, acının yüceliği ve varlığı karşısında dizlerimin üzerine çökmem ve hizmetimi ona sunmam garipsenecek bir hareket mi? Buna kararı siz verin. İkinci cevap ve çoğu için birinciye kıyasla daha güzel görünen ise mizahtır. İşin ilginç yanı, bu ikinci güzellik acının karşısına geçer. Tıpkı prensesi hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara karşı koruyan bir şövalye gibi acının karşısına geçer. Hayatı korur. Hayatı korunmaya değer bir güzellik olduğunu düşündürür ve kendisini feda etmeye hazır oluşuyla da bunu hissettirir. Acı ile mizah, Güneş ve Ay gibi hareket eder. Biri Dünya'yı aydınlatma ve yaşatma ile meşgulken, diğeri onun gücünün aşırılığını önleyerek kendi ışığı ve tesiriyle dengeyi sağlar. Dünya'nın sürekli ve sadece Güneş tarafından kuşanma ihtimalinde ne olurdu diye düşündünüz mü hiç? İşte, mizah, acının varlığına karşı böyle bir yol izler. Dengeleyici ve yenileyici gücüyle yaşamın varlığını korur. Artık birbirinden ayrı ama birbirine bağlı iki güç olurlar. Zıt varoluşa sahip diğer her iki olgu gibi birbirlerini bastırmaya çalışırlar, ama kendi aralarında bir denge oluşturmuşlardır. Dışarıdan bir müdahale olmadıkça bu denge duraksız devam eder. Tıpkı ölümün yanıbaşında doğumun olması gibi. Acı, canlıyı oluşturur. Başlangıç, yani bebeklik döneminde her canlı zayıftır. Mizah duygusuyla gelen eğlenceler onu acıdan korur. Gülerek ve eğlenerek zorlukların üstesinden gelir. Acı, gelişme döneminde canlıya şekil verendir. Başlangıçta mizah yoluyla öğrenilen gerçeklikler sayesinde, canlı kendi gücünün farkına varır ve tıpkı Çömlek ustasının ellerinin altındaki toprak gibi doğasından ve özünden ödün vermeden şekil alır. Bu bebeklikten daha zayıf hissettiren dönemde mizahın öğrettikleri ve acıya karşı kazanılmış zaferin getirdiği mizah anlayışıyla atlatır. Acı, ölüm ile canlıyı yok eder. Mizah ise burada yenilmiştir. Fakat acının galibiyet ile elde edeceği hazineyi onun ulaşamayacağı bir yere koymuştur. Mizahla -gülerek ve anlayarak- dokunduğu her şeyin özüne bırakmıştır. Acı bunun karşısında atağa geçmeye kalktıysa bile başarılı olamamıştır. Çünkü kendi özüne de mizah yansımıştır. Mizah sayesinde canlı, acının içine girmiştir. Artık her şeyle bütünleşmiştir. Mizah yeni bir savaşın başlamasından önce başlığını çıkarır ve acıya bakarak kahkaha atar. Sonra tüm bu süreç tekrar ve tekrar başlar.

    "LIZA: Başıma ne dertler, ne belalar açılacağını hiç düşünmediniz.
    HIGGINS: Dertten beladan korksa şu dünyayı yaratır mıydı Yaradan? Hayat yaratmak, dert üretmek demektir. Beladan kurtulmanın tek yolu öldürmektir. Dikkat edersen, korkaklar başlarına bela olabilecek kişilerin öldürülmesini isterler hep."

    İşte, George Bernard Shaw da bu savaşın tam ortasında oturmuş ve onları izleyen birisi. İki tarafın da kazançları ile kayıplarını görüyor. Buna göre hesaplamalar yapıyor. İki tarafında da güçleri ile zayıflıklarını görüyor. Buna göre tahminlerde bulunuyor. İki tarafından benzerlikleri ile farklılıkların görüyor. Buna göre hayatı ve insanı anlıyor. En sonda da hepsini bir araya topluyor ve bizlerin önüne oyun diye sunuyor. Kaleminin ve yazdıklarının güzelliğini bu şekilde açıklıyorum. Belki de zihnime muz kabuğu düşmüştür ve düşüncelerim ona basıp tepetaklak olmuşlardır. Ya da ormanın ortasında sessizlik içinde otururken, bir anda tüm nefesimle bağırmaya başlamışımdır ve nefesimi toplamaya çalışmadan kendi kendime gülüyorumdur. Yoksa bir bebeği gıdaklamaya mı çalışıyorum? Kim bilir. Mizahın nereden ve nasıl geldiğinin açıklamasını hangimiz yapabiliriz ki? Bu yüzden, bizlerin ilahi tek özelliği der, Arthur amcacım. Haklılık payı yok diyebilir miyiz? Neyse, şimdi onların kulaklarını çok çınlatmayalım. Belki bir yerlerde oturmuş birbirlerine karşı taşlama sanatı yapıyorlardır. Hayalimdeki okey masası sonunda oluştu. Şöyle:
    1-) Arthur amcacım
    2-) Ludwing Van Beethoven
    3-) Søren abim
    4-) George Bernard Shaw
    Buradaki dönecek sohbeti hayal etmesi o kadar güzel ki anlatamam! Sırf birbirlerine bakışları ile bile kahkahalara boğuluyorum.

    Neyse, incelemeden çok uzaklaşmayayım. Mizah ile edebiyat birleştiği zaman ortaya çıkan can alıcı güzelliklerin içinde okuduğum en güzeli, bu kitaptı. "Düşündürürken güldüren, güldürürken düşündüren!" başlığını çok rahat atabileceğiniz bir kitap. Elimdeki muzlu sütü size doğru doğrultuyor ve şiddetle öneriyorum. George Bernard Shaw'ın ince ve keskin zekâsı ile gökyüzünde yüzebilirsiniz ya da suda koşabilirsiniz ya da karada uçabilirsiniz. İşin komik yanı da burada zaten. Böyle akla hayale gelmeyecek bir şeyi yaptığımız veya yaptığımızı düşündüğümüz için sürekli istemli ve/veya istemsiz gülüyoruz. Aynı zamanda da olağanüstü bir şeyi tecrübe edip öğreniyoruz. Benden bu kadar. Hazır karın kaslarım çıkmışken gidip ayna karşısında özçekim yapayım. Afilli bir bedene kavuşmak için siz de okuyun ve okutturun. Bekle beni Instagram!

    "ELLIE: Aman, siz de çok eski kafalısınız Kaptan. Bir zamane kızına sorun
    bakalım: İşini kanuna uydurarak para kazanmak namusluluk, kanunsuz yoldan
    para kazanmak namussuzluk mudur her zaman? Mangan babamla
    arkadaşlarının paralarını çaldı. Polis engel olmasa ben de bu paraları ondan
    çalardım. Polis engel olacağına göre benim için tek çıkar yol onunla
    evlenmek.
    KAPTAN: Seninle tartışamam. Çok yaşlıyım. Bu kafa değişmez artık. Bende
    iş bitmiş. Yalnız şunu söyleyeyim, ister eski kafalı ol, ister yeni kafalı, kendini
    satarsan ruhuna öyle zorlu bir darbe indirirsin ki, yeryüzünün bütün kitapları,
    resimleri, konserleri, manzaraları derdine derman olamaz."

    George Bernard Shaw, adamdır!

    Dip Not: Müzik de ekleyeyim bari. Onsuz hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor. :)
    https://youtu.be/ynEOo28lsbc
  • DÜŞÜNCELER
    Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda,
    kumla köpüğün arasında.
    Yükselen deniz ayak izlerimi silecek,
    rüzgar köpüğü önüne katacak,
    ama denizle kıyı daima kalacak.

    Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

    Anımsamak bir tür buluşmadır.
    Unutmak ise bir tür özgürlük.

    Yüreğimdeki mühür
    kalbim kırılmadan çözülebilir mi?

    Sevgililer birbirlerinden çok
    aralarındakini kucaklarlar.

    Arkadaşlık her zaman için
    tatlı bir sorumluluktur,
    asla bir fırsat değil.

    Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç
    senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
    İşte böyle bir anda
    ya güneş altında çıplak danset,
    ya da çarmıhını taşı.

    İnsanlık, sonsuzluğun dışından
    sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.

    Şafağa ancak
    gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.
    Gariptir ki,
    kimi zevklerin tutkusudur,
    acılarımızın bir kısmını oluşturan.

    Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçeklesmesi arasındaki mesafe,
    yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

    Cennet orada,
    şu kapının ardında,
    hemen yandaki odada;
    ama ben anahtarı kaybettim.
    Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

    Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin,
    toprak üzerinde uyuyanlarınkinden
    daha güzel olmadığı gerçeğinde,
    yaşamın adaletine olan inancımı
    yitirmem mümkün mü?

    Bana kulak ver ki,
    sana ses verebileyim.

    Karşındakinin gerçeği
    sana açıkladıklarında değil,
    açıklayamadıklarındadır.
    Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
    söylediklerine değil,
    söylemediklerine kulak ver.

    Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
    ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
    diye konuşuyorum.

    Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp,
    sessiz erdemlerimi eleştirmeye
    başladığında doğdu.

    Bir gerçek her zaman bilinmek,
    ama ara sıra söylenmek içindir.

    İçimizdeki gerçek olan sessiz,
    edinilmiş olan ise gevezedir.

    İçimdeki yaşamın sesi,
    senin içindeki yaşamın
    kulağına ulaşamaz.
    Yine de kendimizi yalnız
    hissetmemek için konuşalım.

    Sözcüklerin dalgası
    hep üstümüzde olsa da,
    derinliklerimiz daima dinginliğini korur.

    Yaşam kalbini okuyacak
    bir şarkıcı bulamazsa,
    aklını konusacak
    bir filozof yaratır.

    Zihnimiz bir süngerdir,
    yüreğimizse bir nehir.
    Çoğumuzun akmak yerine,
    sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

    Eger kış,
    'Baharı yüreğimde saklıyorum'
    deseydi, ona kim inanırdı?

    Her tohum bir özlemdir.

    Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir.
    Arkasındaki gerçeği görürsün,
    ama cam seni gerçekten ayırır.

    Haydi seninle saklambaç oynayalım.
    Yüreğime saklanırsan eğer,
    seni bulmak zor olmaz.
    Ancak kendi kabuğunun
    ardına gizlenirsen,
    seni bulmaya çalışmak
    bir işe yaramaz.

    Neşeli yüreklerle birlikte
    neşeli şarkılar söyleyen
    kederli bir kalp ne kadar yücedir.

    Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim,
    durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

    Hayır, boşuna yaşamadık biz!
    Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

    Özel ve ayrımcı olmayalım.
    Unutmayalım ki, şairin aklı da,
    akrebin kuyruğu da gururla
    aynı yeryüzünden yükselir.

    Evim der ki, 'Beni bırakma,
    çünkü burada senin geçmişin yaşıyor.'
    Yolum der ki, ' Gel ve beni izle,
    çünkü ben senin geleceğinim.'
    Ve ben hem eve, hem de yola derim ki,
    'Benim ne geçmişim,
    ne de geleceğim var.
    Eğer kalırsam,
    kalışımda bir ayrılış vardır;
    gidersem,
    ayrılışımda bir kalış.

    Yalnızca sevgi ve ölüm
    her şeyi değiştirebilir.'

    Daha dün, yaşam küresi içinde
    uyumsuzca titreşen bir kırıntı
    olduğumu düşünürdüm.
    Şimdi biliyorum ki,
    ben kürenin ta kendisiyim,
    ve uyumlu kırıntılar halinde
    tüm yaşam içimde devinmekte.

    Adlandıramadığın nimetleri özlediğinde,
    ve nedenini bilmeden kederlendiğinde,
    işte o zaman büyüyen her şeyle
    beraber büyüyecek ve
    üst benliğine uzanacaksın.

    Ağaçlar yeryüzünün
    gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
    Ama biz onları devirir ve
    boşluğumuzu kaydedebilmek için
    kağıda dönüştürürüz.

    Güzelliğin şarkısını söylersen eğer,
    çölün ortasında tek başına olsan bile
    bir dinleyicin olacaktır.

    Esin daima şarkı söyler;
    asla açıklamaya çalışmaz.

    En büyük sarkıcı,
    sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.

    Eğer ağzın yemekle doluysa
    nasıl şarkı söyleyebilirsin?
    Ve eğer elin altınla yüklüyse,
    şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?

    Sözler zamansızdır.
    Onları zamansızlıklarını bilerek
    söylemeli ya da yazmalısın.

    Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
    O, kanayan bir yaradan
    veya gülümseyen bir ağızdan
    yükselen bir şarkıdır..
  • 1.kural
    yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla...yok eğer tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

    2.kural
    hak yol' unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

    3.kural
    kuran dört seviyede okunabilir. ilk seviye zahiri manadır. sonraki batıni mana. üçüncü batıninin batınisidir. dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

    4.kural
    kainattaki her zerrede allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir. allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, o'nu görüp ölen de yoktur. kim o'nu bulursa sonsuza dek o'nda kalır.

    5.kural
    aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. akıl temkinlidir. korka korka atar adımlarını. "aman sakın kendini" diye tembihler. halbuki aşk öyle mi? onun tek dediği: " bırak kendini, koy gitsin! " akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

    6.kural
    şu dünyadaki çatışma, ön yargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. sen sen ol, kelimelere fazla takılma. aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. aşk dilsiz olur.

    7.kural
    şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikat' i keşfedemezsin. kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

    8.kural
    başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. bütün kapılar kapansa bile, o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

    9.kural
    sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. sabır nedir? dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

    10.kural
    ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    11.kural
    ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

    12.kural
    aşk bir seferdir. bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

    13.kural
    şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. tutup da ona hayran olmaya değil.

    14.kural
    hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    15.kural
    allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

    16.kural
    kusursuzdur ya allah, o'nu sevmek kolaydır. zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

    17.kural
    esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

    18.kural
    tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. ve unutma ki nefsini bilen rabbini bilir. başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak yaradan'ı tanır.

    19.kural
    başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. yakında gül yollayacak demektir.

    20.kural
    yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. gerisi zaten kendiliğinden gelir.

    21.kural
    hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. şayet allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

    22.kural
    hakiki allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

    23.kural
    yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. aşırılıktan uzak dur.

    24.kural
    mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, atttığı her adımda allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. insan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

    25.kural
    cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. ikisi de şu an burada mevcut. ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

    26.kural
    kainat yekvücut, tek varlıktır. her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

    27.kural
    şu dünya bir dağ gibidir. ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. senin gönlün değişirse dünya değişir.

    28.kural
    geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

    29.kural
    kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

    30.kural
    başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. kusur görme. kusur ört.

    31.kural
    hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

    32.kural
    aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. bilhassa putlardan uzak dur dost. ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! inancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

    33.kural
    bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. menzilin yokluk olsun. insanın çömlekten farkı olmamalı. nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

    34.kural
    hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.

    35.kural
    şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. mümin içindeki münkirle tanışmalı, tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. insan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi. ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

    36.kural
    hileden, desiseden endişe etme. eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, tanrı da onlara tuzak kuruyordur. çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. bu sistem karşılıklar esasına göre işler. ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. o'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, sen sadece buna inan!

    37.kural
    tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. o kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. her insan için biz aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

    38.kural
    "yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. her an her nefeste yenilenmeli. yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

    39.kural
    noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde... hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

    40.kural
    aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! ayrımlar ayrımları doğurur. aşk'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.
  • "Bilirsiniz ya haller sirayet eder"sözleriyle yüreğime konuveren Ayşe Şasa'ya
    Ayşe abla demek istiyorum müsadenizle(:.
    Ona Ayşe hanım dersem aramızdaki samimiyete engel olmuş olacak hissiyatı içindeyim.Hani kitapları okurken yazarıyla konuştuğumuz söylenir ya her kitap için bu sözün geçerliliğinin olmadığını düşünüyorum ama "delilik ülkesinden notlar"'da Ayşe ablayla çok güzel ve özel anlar yaşadım.Kitabı analitik olarak incelemekten ziyade her zaman ruhsal incelemenin Içimde sirayet ettiğini görüyorum.

    İçime sine sine,Içime aşk devşirircesine okudum,okudukça içinde bulunduğum dertlerin abartılı görüntülerinden utandım biraz da.Çünkü akılla imtihan anlıyorum ki bambaşka.

    Şizofren bir bedenin Allahı tanıyamayan bir gönlün dervişliğe giden yolunda "bize Allah'ı tanıtmadılar,O'nu hissetmeden büyüdük"sözleriyle hayıflanmalarının verdiği hüznü iliklerime kadar hissettim.

    Bu kitabı okurken balon gibi sönmüş bazı duygularıma Ayşe abla yeniden nefes üfledi,sönmüş balona verilen nefes gibi hislerimi, kalbimdeki coşkuyu yüreğinin Allah sevgisini yüreğime bir nakkaş gibi işledi de benim pili zayıflamış kalbimi adeta şarj etti , coşturdu yeniden..
    Işte o an bir kez daha anladım ki bir kitap sadece sayfaların,kelimelerin olduğu basit bir maddeden ibaret olamaz

    Bir kitap eğer gerçek bir aşk ile kendini arayan/anlamlandırmaya çalışan bir ruh ile yazılmışsa o kitap yeri gelir size mürşid olur.
    Solan çiçeklerinizi her bir harfiyle yeniden sular can verir,can olur,canlara canan oldurur.

    Bu kitap niçin okunmalı
    Çünkü,
    Nasıl bir nimet içinde yüzdüğümüzü göremiyoruz
    Yalnız bunu görmek adına bile okunabilir!

    Bu kitap niçin okunmalı
    Çünkü
    Biz sevdiğimizi gerçek manada seviyor muyuz?
    Yalnız bunu belirlemek adına bile okunabilir?

    Bu kitabı bilhasa kimler okumalı?
    Tıbbı ikiye bölen şizofrenliğin tartışılan hallerine tanıklık etmek için evvela ilgi duyan herkes
    Ve beraberinde
    ruh hekimleri mesleki bakış açılarına katacak farklılık açısından mutlaka okumalı.Öyle ki tıp dünyası bu kitaptan sonra ikiye bölünmüş.Psikiyatristler tarafından Ayşe ablaya Şizofren teşhisinin konulmasına rağmen kitabı değerlendirmek amacıyla okuyan üç psikiyatrist Ayşe ablanın Şizofren olamayacağı iddiasındalar.

    Şizofrenliğin biyolojik bir rahatsızlık olduğunu söyleyen hekimler bu hastaların inançla tedavi edileceğini reddedercesine fikirler beyan etmişler

    Oysa kıymetli Ayşe Şasa hastalığını ibn-i Arabi'nin Fusus'u Hikem ile tedavi edildiğini ve nasıl etsekde bu bilgiyi benim durumumda olan herkese ulaştırabilsek heyecanı içinde, öylesine inanç dolu yüreğiyle bunları söylerken hekimlerin bu hususu kabul etmekte güçlük çekmelerini imani zaafiyet olarak değerlendiriyorum çünkü hastalığı veren yaradan onu istediği şekilde yeri gelir bir şahıs vesilesiyle,yeri gelir bir tek kelimeyle yeri gelir bir kitap ile tedavi etmeye şifalandırmaya muktedirdir,o halde bunca itiraz niye..!?

    Zaten Ayşe abla harikulâde bir şekilde durumu izah ederek diyor ki aslında hastalanan ruhlarımız değil nefislerimiz,nefsi tedavi etmek lazım.

    "şizofreni...ölümcül bir iletişimsizlik çukuru..Hiçliğin, karanlığın, saçmalığın alaca karanlık uğultusu"

    Bu serzenişler ise ancak ve ancak tıbbın yanında güçlü bir iman desteğiyle tedavi olur ve kuvvet bulur,kitaptaki yolculuğum boyunca buna şahit oldum ve en yakın zamanda "Fusus'u"okumayı düşünüyorum.

    Söylemezsem içimi kemirip duracak olan bir durum var ki Ayşe Şasa'nın eşi yine kendi gibi senarist ve beraberinde oyuncu olan Bülent Oran beyefendiyi hayat arkadaşına gösterdiği nezaket dolu sabrından dolayı takdir ve tebrik ettim okurken.Düşündüm ki Bülent bey Ayşe abla'nın bu zor rahatsızlığına sabretmesi beni bile hoşnut ettiyse ya Allah'ı nasıl memnun etmiştir kim bilir?Öyle değil mi!

    Googleda fotoğraflarını incelerken denk geldiğim beraber çekildikleri siyah beyaz bir fotoğrafta
    Bülent beyin Ayşe ablaya
    sevgi dolu,
    aşk dolu,
    muhabbet dolu bakışına hayran hayran bakakaldım.

    Günümüzde kilo aldı, görüntüsü bozuldu diye boşanmalar sudan sebeplerle ayyuka çıkmışken her birimize örnek bir kişilik Bülent Beyin davranışlarıyla şekillendirdiği bu tablo..
    Çünkü Allah için bir muhabbet ancak böylesine sonsuz olabilir inancındayım,nefis hesabına olan herşey solmaya,yok olmaya mahkumdur..

    Sevgi dolu kitapları sevgi dolu bu günlerde yarınlarda okumamız dileğiyle..

    Öyle kitaplar okuyalım ve tercihlerimizi öyle dikkatli yapalım ki
    Okuduğumuz her satır şifa olsun sadrımıza inşallah..
  • SESSİZLİK

    Uzun ve zorlu bir yolculuktan dönüyorduk. Güneş, tam tepemizde bizi yakıcı ışınlarıyla döverken annem arkasını dönmüş, bizi, evlatlarını kontrol ediyordu. Uzun süren bir pancar işinden sonra ben ve kardeşim kendimizi traktörümüzün arkasına atar, satılmış olan samanlardan arta kalanların üzerine yatar, havayı izlerdik.
    Bugün Güneş, Dünya`ya kızmıştı sanki. Çok ama çok kızmış olacaktı ki Dünya`nın hatasını insanlardan çıkarıyordu. Başımdaki şapkayı çıkararak yüzüme örtsem de bu fayda sağlamıyordu. Aksine, şapkanın içerisinde kalan nemli hava beni iki kat terletiyor, daraltıyordu. Bunun böyle olmayacağını anladıktan sonra ayağa kalkarak giden traktörün kasasının sonundan başına, annemlerin olduğu yere kadar savrula savrula yürüdüm.
    Annem, beni görür görmez bu uzun yolculuktan sıkıldığımı anlamıştı. Biraz kilolu, yılların verdiği iş zorluluğuyla kırışıkları bol, saçları kınalı, elleri nasırlıydı benim annemin. Gençken çok güzelmiş, babam arada sırada bizlere takılırken onun güzelliğinden bahsederdi. Annemi fazla şımartmadan, dokundurucu sözler söyler, uzatmaz kendini çekerdi.
    Arada sırada yaşanan anlaşmazlıklar, kavgalar yaşasalar da ben inanıyordum. Birbirlerini seviyorlardı, ilk günkü gibi olmasa da içlerinde hâlâ birbirlerine karşı kalmış olan bir sevgi tomurcuğu vardı. Ellerini saçlarıma uzatarak bir süre okşadı, yanağımdan bir ısırık aldıktan sonra yorgun sesiyle;
    ‘’Az kaldı! Neredeyse geldik. Yemekte çok güzel şeyler yaptım. Biraz daha sabır Mehmet`im.’’ dedi ve önüne bakmaya devam etti. O an anlamıştım, içime bir mutluluk doldu ki sormayın. Belliydi, annem benim en sevdiğim yemeği yapmıştı; Köfte, patates!
    Moralimi biraz depoladıktan sonra kardeşimin uyuduğunu gördüm. Samanlara uzanmış, şapkasını yüzüne indirmiş, güneşten yanmış olan ellerini başının altına almış, Güneş`in yakıcı ışınlarına karşı savaş açmıştı. Nedendir bilinmez gülümsedim. Hayalimde bizim küçük Ahmet`in bir an için atın üstünde, miğferini takmış, elindeki büyük bir kılıçla Güneş`in askerleri ışınlarla savaştığı geldi. Nede güzel görünüyordu kerata!
    Seslenmedim, etrafa bakındım. İnsanlar, tarlalarına girmiş karınca misali çalışıyorlardı. Büyük topluluklar, küçük aileler, gölgelik alana pusmuş, domates ve soğan yiyenler. Kavurucu sıcağın altında, iş bitiminde alacakları üç kuruş parayla kışın rahat etmeyi, açıkta kalmamayı düşlüyorlardı.
    Bense dağlara, yanından geçtiğimiz ırmağın durgun akan sularına bakıp, yolun bitmesini beklerken traktör birden duruverdi.
    Babamın sesini duydum, sert bir dille;
    ‘’Mehmet! Şu çeşmenin suyu çok tatlı olur. Git de şu şişeyi doldur da getiriver. Susadık!’’
    Babamın kara ellerinden şişeyi kaptığım gibi traktörün kasasından atlayışım bir oldu. Koşar adımlarla çeşmeye gidiyor, içimden biraz olsun rüzgar esmesi için dua ediyordum. Çeşmenin başına geldiğimde kafamı direk buz gibi dağın derinliklerinden gelen suya soktum. Annem bunu görmüş olmalı ki;
    ‘’Mehmet! Yapma hasta olucan len!’’ diye bağırıyordu. Takan kim! O ferahlık, o buz etkisi beni mest etmişti bir kere. Geri dönüşü yoktu. Yeterince serinledikten sonra şişeyi doldurdum. Çeşmeyi yaptırana da bir Allah Razı Olsun! demeyi çok görmedim tabii…
    Şişeyi anneme uzatırken, annem kızgın bakışlarla beni baştan aşağı süzmeye devam ediyordu. Ellerimi iki yana açarak;
    Ne yapabilirim? demeye getirdim. Koşarak traktörün kasasına atladım, yola devam ettik. Sonunda bitmişti, bu azap, bu işkence bitmişti.
    Evimize gelmiştik, Evim evim canım evim! derler ya o lafın çok doğru bir laf olduğunu şimdi anlamıştım.
    Annem ve Babam, traktörü evin avlusuna çekerken, ben Ahmet`i çoktan kucağıma almış yatağına yatırmıştım. Küçük yaşına rağmen çok çalışkan, disiplinli bir çocuktu Ahmet. Benim gibi işten kaytarmaz, eline aldığı bir işi de bitirmeden bırakmaz! Babam sürekli onunla övünür, onunla beni kıyaslayarak şahsımı düzeltmeye çalışırdı ama nafile.
    En sonunda da düzelmeyeceğimi anlamış olacak ki konuşmayı kesmiş, gidişatına bırakmıştı. Son birkaç gündür çok sessizdi bizim peder. Anlam veremediğim bir sessizlik…
    Normal zamanlarda kızgın dahi olsa yine ufak tefek şakalar yapar, evdeki negatif enerjiyi yakalar onu hapseder, pozitif enerjiyi salardı. Bu sefer çok farklıydı, hiç konuşmuyor, yemeğini yiyor ardından direk yatmaya gidiyordu. Bir gün durumun sebebini öğrenmek için ona yaklaşıp sormuştum.
    ‘’Yok bir şey! Hadi işine bak sen!’’ diyerek konuyu direk kapamıştı. O günden sonrada bir daha sormaya cesaret edemedim. Tam tahmin ettiğim gibi annem köfte ve patates ile sofraya geldi.
    Bir güzel yedik, içtik. Karnımız tamamen doyunca anneme teşekkür ettik, sofradan kalktık. Babam her zamanki sessizliğini koruyarak bir müddet bizimle oturup, televizyon seyretti. Sessiz sedasız ayaklanarak yatak odasına doğru yol aldı. Anneme babamın bir sıkıntısının olup olmadığını sorduğumda;
    ‘’Yoruluyor bu sıralar Mehmet`im. Sizle alakası yok. Merak etmeyin!’’ diyerek beni geçiştirdi mi, doğruları mı söyledi bilemedim. Ses etmedim, kardeşim ile yatmak üzere hareketlendik…

    Ahmet ile odalarımız birdi. Şimdiki yeni moda gibi ayrı ayrı değildi. Ranzalarımız karşılıklıydı. Çoğu gece uyuyamaz, birbirimizle sohbet eder, dertlerimizi anlatırdık. Şimdi ki kardeşler birbirleriyle bırak konuşmayı, telefonlarından başını kaldırıp birbirlerini gördükleri mi var! Bir soru sorarsın, cevap alamazsın. Neden böyle yaptıklarını sorgular, üstlerine biraz gidince;
    ‘’Üstüme çok geliyorsunuz ya! Beni rahat bırakın biraz.’’ deyip suçu size yükler, telefonuyla bütünleşerek kendi odalarına çekilirler. Yaklaşık bir saatlik bir dertleşmeden, sohbetten sonra ikimizde uyuyakalmışız. Bir anda yataktan sıçramama sebep olan şey kapının kırılırcasına çalınışı oldu. Yarı uykulu vaziyette kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtığımda Remzi Amca soluk soluğa kalmış, gözlerimin içine şaşkınlıkla bakıyordu. Biraz nefes alıp verdikten, nabzını normale yaklaştırdıktan sonra;
    ‘’Mehmet hemen gelmen lazım!’’ dedi.
    ‘’Hayırdır, Remzi Amca bu ne acele. Ne oldu böyle?’’
    ‘’Burada olmaz, bizim evde konuşuruz. Hemen gidelim hadi.’’ diyerek arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı. Olayın heyecanıyla üstüme bir şey almadan, sadece ayaklarıma bir terlik geçirerek onu takip ettim. Yol boyunca hiç konuşmadık, sadece nefes nefese yürüyordu.
    Kasabanın ıssız sokakları ve çarpık kaldırımlarında yaklaşık on dakikalık bir maratondan sonra eve varmıştık. Havva ana geldiğimizi önceden sezmiş olacak ki kapıyı açtı, bizi içeri aldı. Havva anaya baktığımda gözlerinin ağlamaktan çökmüş, gözyaşlarının hâlâ gözlerinde durduğunu gördüm. Hiçbir şey anlamıyordum, neler oluyordu böyle! Havva ana elinde tuttuğu mektubu bana doğru fırlattı!
    ‘’Al bak! Oku! Senin ibne babanın yaptıklarını oku! Hay başımıza bunlarda mı gelecekti Allah`ım! Sen yüce yaradan! Yardım et bize ne olur!’’ diyerek feryat ediyor, ağlamaya kaldığı yerden devam ediyordu.
    Mektubu direk açtım, artık daha fazla dayanamayacaktım. Okumaya başladım;
    Sevgili ana ve babacığım,
    Biliyorum bana çok kızacaksınız. Bu kararı günlerce düşündüm, günlerce beynimi kurcalayan ve artık delip geçecek diye korktuğum bu havadisi sizlerle paylaşıyorum. Ben aşık oldum ana! Ben aşık oldum baba! Benden yaşça büyük birine, evli barklı birine aşık oldum. Uzun boyuna, kömür gibi gözlerine aşık oldum. Hatice ablanın kocasına, Mahmut Abiye aşık oldum. Bunu Hatice ablaya nasıl yaptım! Bunu çocuklarına nasıl yaptım! Beni ablası olarak gören, bir dediğimi iki yapmayan Mehmet`e bunu nasıl yaptım. Ah kalbim, söz geçiremiyorum artık. Mahmut`a iki gün önce konuyu açtım. Şaşırdı, çok düşündü ama o da bana karşı boş değilmiş. Her şeyi göze aldık, çok günah aldık biliyorum. Allah affetsin!
    Biz gidiyoruz ana ben size hakkımı helal ediyorum, sizde edin ne olur. Çok özür dilerim daha fazla yazamayacağım, göz yaşlarım kağıdı daha fazla yıpratmasın.
    Kızınız Elvan…

    Mert Ekim
  • Halil Cibran tam bir filozof, Ermiş, Gezgin, mezcup...
    Merakla okumayı istediğim yazarla Ermiş kitabıyla tanışmış ve yazara hayran olmuştum. Ardından Kum Ve Köpük kitabıyla da ikinci stefan Zweig imi bulmuş oldum.
    Kısacık bir kitap bu kadar mı dolu olur, bu kadar mı düşündürür. Aforizma ve söylemleriyle kişisel gelişim kitaplarını rafa kaldırtacak bir kitap. O derece kitapta altını çizdiğim cümleler o kadar fazla ki bunları birer birer alıntılayarak parçalamak yerine tek seferde incelememe eklemeyi daha uygun buldum.
    Kitapta din, giyim, aşk, dostluk, sevgi ne ararsan en derin anlamlarıyla bulabiliyorsun. Her cümlesi o kadar derin ve anlamlı ki kesinlikle bir çırpıda değil de sindire sindire okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyor ve
    Okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.

    _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _

    ALINTILAR.

    *Bugüne kadar yalnızca, “Sen kimsin?” diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

    *Yalnızca bir kez konuştu Sfenks, “Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.” Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı.

    *Unutkanlık bir tür özgürlüktür.

    *Kuş tüyünde uyuyanların gördükleri düşlerin toprak üstünde uyuyanların düşlerinden daha güzel olmadığını bildiğim halde, hayatın adaletine olan inancım nasıl azalır?

    *Başkasın gerçekliği; size açıkladığı şeyde değil, açıklayamadığı şeyde gizlidir. Bu yüzden eğer onu anlamak istiyorsanız, sözlerini dinlemektense, söylemediği ama yaptığı şeylere bakın.

    *Hayat; kalbinden geçen şarkıyı söyletecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından geçeni dillendirecek bir filozof çıkarır sizden.

    *Yalnızca dilsizler kıskanır geveze olanı.

    *Şayet kış; “Bahar kalbimdedir benim, ” deseydi, kim inanırdı kışa?

    *Pek çok öğreti pencere camı gibidir. Camdan bakarak gerçeği görebiliriz ama gerçekle aramızdaki engel de yine odur.

    *Kim bir kadını anlar ya da dehayı kavrar veya sessizliğin gizemini çözerse o kişi adam olmuş, güzel bir rüyadan uyanmış, kahvaltı masasına oturmuş demektir.

    *'Üstüngörmecilik, ayrımcılık yapmayalım.'

    *Ağaçlar, toprağın göğe yazdığı şiirlerdir. Bizler onları yere devirir, kendi boşluğumuzu kaydetmek için kâğıda dönüştürürüz.

    *Şiir bir fikrin ifade ediş biçimi değildir. Kanayan bir yaradan ya da gülen bir dudaktan yükselen bir şarkıdır.

    *Deli bir adam ne senden, ne de benden daha az müzisyen değildir; sadece onun enstrümanının akordu sizinkinden biraz farklıdır.

    *Bizler sadece güzelliği keşfetmek için yaşarız. Geri kalan bir bekleme biçimidir sadece.

    *Kendini her gün yenilemeyen bir aşk, alışkanlığa ve köleliğe dönüşür.

    *Sadece büyük bir acı ya da büyük bir mutluluk şendeki gerçek olanı açığa çıkarabilir.
    Eğer gerçek olanı açığa çıkarmak istiyorsanız, ya güneşin altında çıplak dans edeceksiniz ya da çarmıhınızı sırtlayacaksınız.

    *Güneşe arkanızı dönerseniz, görüp göreceğiniz tek şey gölgeniz olur.

    *Kibar ve nazik bir kurt, kendi halinde bir koyuna, “Evime buyurmaz mıydınız?” diye sormuş. Ve koyun cevap vermiş: “Evinize buyurup, sizi şereflendirmek isterdik şayet eviniz karnınızda olmasaydı."

    *Eğer kalbiniz bir yanardağ ise, elinizdeki tomurcukların çiçek açacağını nasıl umut edebilirsiniz?

    *Bir başkasını ancak kendi bilgi ölçünüzle yargılayabilirsiniz. Şimdi söyleyin bana, aranızda kim suçlu, kim suçsuz?

    *Samimi olan kişi, sizin suçlarınız karşısında kendini yarı yarıya suçlu hissedendir.

    *Sadece kovalandığınızda en yüksek hızınıza ulaşırsınız.

    *Hapishaneye götürülen birini görünce içinizden şöyle deyin, “Belki de kurtuluyordur daha dar bir hapishaneden." Ve sarhoş bir adam görünce içinizden şöyle deyin, “Belki de kurtulmak istiyordur daha çirkin bir şeyden."

    *Yavaş yürüyene, yavaş düşünenden daha çok acımanız ne zavallıca bir durum. Ve gözü kapalı olana, kalbi kapalı olandan daha çok acımanız da.

    *Gerçekte iyi olan kişi, adı kötüye çıktığı halde iyi kalabilendir.

    *Hepimiz tutsağız ama bazılarımızın hücresinde pencereler var, bazılarımızın yok.

    *İnsanlar arasında en acınası durumda olanlar, hayallerini gümüş ve altına çevirenlerdir.

    *Bir keresinde bir dereye denizden bahsettim.
    Dere benim abartmayı seven bir hayalperest olduğumu düşündü. Ve bir keresinde denize dereden bahsettim. Ve deniz benim her şeyi küçük gören bir iftiracı olduğumu düşündü.

    *Karıncanın çalışmasını, çekirgenin şarkı söylemesinin üstünde gören bir görüş, ne kadar da dardır.

    *İnsanlar arasında yapılan cenaze töreni, melekler arasındaki düğün şenliğidir belki de.

    *Hayata, “Ölümün sesini duymak istiyorum, " dedim. Ve Hayat sesini her zamankinden daha fazla yükselterek bana, “Şimdi onu duyuyorsun, " dedi.

    *Belki de melekler gökte gezinen iyi düşüncelerimizdir.

    *Sadece kalplerinde sırları olanlar, kalbimizdeki sırları hissedebilirler.

    *Sırlarınızı rüzgâra salarsanız, onları ağaçlara fısıldıyorlar diye dönüp rüzgârı suçlayamazsınız.

    *Sanat doğadan sonsuzluğa doğru atılmış bir adımdır.

    *Yahuda’nın annesinin ona duyduğu sevgi, Meryem Ana’nın İsa’ya olan sevgisinden daha mı azdı?

    _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
    **Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
  • Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda, 
    kumla köpüğün arasında.
    Yükselen deniz ayak izlerimi silecek, 
    rüzgar köpüğü önüne katacak, 
    ama denizle kıyı daima kalacak.

    Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

    Anımsamak bir tür buluşmadır.
    Unutmak ise bir tür özgürlük.

    Yüreğimdeki mühür 
    kalbim kırılmadan çözülebilir mi?

    Sevgililer birbirlerinden çok 
    aralarındakini kucaklarlar.

    Arkadaşlık her zaman için 
    tatlı bir sorumluluktur, 
    asla bir fırsat değil.

    Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç 
    senin gerçeğini açığa çıkarabilir. 
    İşte böyle bir anda 
    ya güneş altında çıplak danset, 
    ya da çarmıhını taşı.

    İnsanlık, sonsuzluğun dışından 
    sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.

    Şafağa ancak 
    gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

    Gariptir ki, 
    kimi zevklerin tutkusudur, 
    acılarımızın bir kısmını oluşturan.

    Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçeklesmesi arasındaki mesafe, 
    yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

    Cennet orada, 
    şu kapının ardında, 
    hemen yandaki odada; 
    ama ben anahtarı kaybettim.
    Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

    Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin, 
    toprak üzerinde uyuyanlarınkinden 
    daha güzel olmadığı gerçeğinde, 
    yaşamın adaletine olan inancımı 
    yitirmem mümkün mü?

    Bana kulak ver ki, 
    sana ses verebileyim.

    Karşındakinin gerçeği
    sana açıkladıklarında değil, 
    açıklayamadıklarındadır. 
    Bu yüzden onu anlamak istiyorsan, 
    söylediklerine değil, 
    söylemediklerine kulak ver.

    Söylediklerimin yarısı beş para etmez; 
    ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir 
    diye konuşuyorum.

    Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp, 
    sessiz erdemlerimi eleştirmeye 
    başladığında doğdu.

    Bir gerçek her zaman bilinmek, 
    ama ara sıra söylenmek içindir.

    İçimizdeki gerçek olan sessiz, 
    edinilmiş olan ise gevezedir.

    İçimdeki yaşamın sesi, 
    senin içindeki yaşamın 
    kulağına ulaşamaz. 
    Yine de kendimizi yalnız 
    hissetmemek için konuşalım.

    Sözcüklerin dalgası 
    hep üstümüzde olsa da, 
    derinliklerimiz daima dinginliğini korur.

    Yaşam kalbini okuyacak 
    bir şarkıcı bulamazsa, 
    aklını konusacak 
    bir filozof yaratır.

    Zihnimiz bir süngerdir, 
    yüreğimizse bir nehir.
    Çoğumuzun akmak yerine, 
    sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

    Eger kış, 
    ‘Baharı yüreğimde saklıyorum’ 
    deseydi, ona kim inanırdı?

    Her tohum bir özlemdir.

    Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir.
    Arkasındaki gerçeği görürsün, 
    ama cam seni gerçekten ayırır.

    Haydi seninle saklambaç oynayalım. 
    Yüreğime saklanırsan eğer, 
    seni bulmak zor olmaz. 
    Ancak kendi kabuğunun 
    ardına gizlenirsen, 
    seni bulmaya çalışmak 
    bir işe yaramaz.

    Neşeli yüreklerle birlikte
    neşeli şarkılar söyleyen 
    kederli bir kalp ne kadar yücedir.

    Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, 
    durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

    Hayır, boşuna yaşamadık biz! 
    Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

    Özel ve ayrımcı olmayalım. 
    Unutmayalım ki, şairin aklı da, 
    akrebin kuyruğu da gururla 
    aynı yeryüzünden yükselir.

    Evim der ki, ‘Beni bırakma, 
    çünkü burada senin geçmişin yaşıyor.’
    Yolum der ki, ‘ Gel ve beni izle, 
    çünkü ben senin geleceğinim.’
    Ve ben hem eve, hem de yola derim ki, 
    ‘Benim ne geçmişim, 
    ne de geleceğim var.
    Eğer kalırsam, 
    kalışımda bir ayrılış vardır; 
    gidersem, 
    ayrılışımda bir kalış.

    Yalnızca sevgi ve ölüm 
    her şeyi değiştirebilir.’

    Daha dün, yaşam küresi içinde
    uyumsuzca titreşen bir kırıntı 
    olduğumu düşünürdüm.
    Şimdi biliyorum ki, 
    ben kürenin ta kendisiyim, 
    ve uyumlu kırıntılar halinde 
    tüm yaşam içimde devinmekte.

    Adlandıramadığın nimetleri özlediğinde, 
    ve nedenini bilmeden kederlendiğinde, 
    işte o zaman büyüyen her şeyle
    beraber büyüyecek ve 
    üst benliğine uzanacaksın.

    Ağaçlar yeryüzünün 
    gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
    Ama biz onları devirir ve 
    boşluğumuzu kaydedebilmek için 
    kağıda dönüştürürüz.

    Güzelliğin şarkısını söylersen eğer, 
    çölün ortasında tek başına olsan bile
    bir dinleyicin olacaktır.

    Esin daima şarkı söyler; 
    asla açıklamaya çalışmaz.

    En büyük sarkıcı, 
    sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.

    Eğer ağzın yemekle doluysa 
    nasıl şarkı söyleyebilirsin? 
    Ve eğer elin altınla yüklüyse, 
    şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?

    Sözler zamansızdır. 
    Onları zamansızlıklarını bilerek 
    söylemeli ya da yazmalısın.

    Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
    O, kanayan bir yaradan
    veya gülümseyen bir ağızdan 
    yükselen bir şarkıdır..

     

    Kum ve Köpük – 1926

     

    Halil Cibran