Nermin Yıldırım’ın okuma sırasını bilmediğim için aslında ilk okumam gereken romanı olmasına rağmen üçüncü sırada okuduğum kitabı oldu Unutma Beni Apartmanı. Sevmeme rağmen, diğer okuduğum kitaplarının yanında biraz daha sönük kaldığını düşünüyorum.
Her zamanki gibi, ilk sayfalarda “ben ne okuyorum?” dediğim ama sonrasında beni içine çeken bir eserdi. Süreyya’nın hikâyesini okurken bir yandan da Türkiye’deki gelişmelere tanıklık ediyoruz. Saklı Bahçeler Haritası kadar yoğun olmasa da, bu arka plan burada da kendini hissettiriyor.
Süreyya…
Canım Süreyya.
Duvarları olan Süreyya.
Kırılmaktan korkan, terk edilmekten korkan Süreyya…
Onu okurken hem sevdim hem çok kızdım. Hatta çoğu zaman, onu anladığım halde anlamak istemediğim bir yerde durdum. Çünkü Süreyya bana sürekli aynı soruyu sordurdu: Kendine bunu neden yapıyorsun?
Önüne çıkan çıkış yollarını görmesine rağmen o yollardan kaçmasına kızdım. Terk edilmenin yarattığı o derin korkuyu, insanlara karşı ördüğü kalın duvarları anladım anlamasına ama insanları bu kadar kolay hayatından çıkarabilmesine kızdım.
Süreyya, yaşamadığı hayatların, yaşanma ihtimali olan hayatların katili gibi geldi bana.
Bir yerde sevgi için söylediği o cümle çok çarpıcıydı:
“Evvelce bilmediğim bir şeyin eksikliğini duymuyorken, şimdi birinin, bir erkeğin beni sevdiğini öğreniyordum.”
Ama tam da bu noktada kaçması…
Bilmekten korkması…
Sevilmekten korkması…
İşte orada içim gerçekten kırıldı.
Kendini bu sevgiye layık görmemesi, içinde sevilecek bir yan olmadığına inanması insanda derin bir merhamet uyandırıyor. Ama ironik olan şu ki, Süreyya’nın en çok nefret edeceği şey de bu merhamet olurdu. Karşısında olsam, bana bakışından bile rahatsız olur ve arkasına bakmadan giderdi.
Çünkü o, insanların ona acıyarak bakmasına karşı duvarlar örmüş biri.
Annesi