Dünyada sevilme, daha doğrusu kendini sevdirme çabasından daha yorucu ne var, bilemiyordu. Deniz kenarında topunu elinden kaçıran birinin onu yakalamak için denize atlaması, topa yaklaşır yaklaşmaz topun yeni bir dalga hareketiyle uzaklaşması, bunun tekrarlana tekrarlana kendini denizin ortasında tek başına, üstelik topu da yakalayamamış halde bulması misali, ha sevildim, ha sevileceğim, ha gerçek sevgiyi buldum, ha bulacağım diye diye geldiği yer, başladığı yerden daha beterdi.
“Ben,” diyordu, “çok sevildim, onun için böyle perişan oldum. Sevdiğim ve sevildiğim için bana muhtaç olanların hepsi bedbaht oldular. Kendi yakınında bu kadar canlı bir örnek varken, nasıl cesaret edebiliyorsun?..”
Bir sonraki görüşmede hasta, onaylanma ihtiyacı hissederek geçirdiği bir hafta sonundan bahsetti, görüşmeye hissizleşmiş bir halde ve tedaviye son verme isteğiyle gelmişti. Kendini umutsuzluk hislerine karşı savunmak için, hafta sonu boyunca yeniden birleşme isteğini eyleme vurmayı ne kadar istemiş olduğuna dikkat çektim. Hasta şöyle yanıt verdi: “Sırf kendisi için sevilmek isteyen umutsuz bir çocuk olmak istemiyorum. Sevgi görememek umutsuzluğa, anlamsızlığa, kara bir boşluğa ve ölüme yol açıyor. Bir bebek olduğum için sevildim, fakat büyümeye başladığımda hiç sevgi görmedim. Annemin sevgisi büyümeme ayak uyduramadı. Büyük hayranlıktan, hiçliğe gittim. Bağımlılığım oranında sevgi gördüm.”