• 120 syf.
    ·3 günde
    YAZAR HAKKINDA

    Abbas Sayar; 21 Mart 1923'te Yozgat'ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat'ta bitirdi. Yokluk yüzünden üniversiteye gidemedi. Daha sonra Türkoloji öğrenimi yaptı. İstanbul'da yazın çalışmalarına başladı. Sekizi roman, altısı şiir kitabı olmak üzere on dört yapıtı var. Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı.
    12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat'tadır.

    Gelelim kitaba... (Kitabın içeriğine değineceğim. Lütfen buna göre okuyalım.)

    İlk kez Abbas Sayar'ın bir kitabını okudum ve uzun zamandan beri ilk kez bir kitap bitirdikten sonra yüreğimin sımsıcak olduğunu duyumsadım! Sanki Dorukısrak ile birlikte ayaza bırakılıp yavrusundan, al tayından koparılan bendim. Sanki canavarların ulumaları benim güçsüz bedenimi kuşatmıştı. Sanki ölümle burun burunayken Çılkır'a sevdalanıp yaşama sırtımı yaslamaya çalışan bendim! Her bir duyguyu iliklerime dek duyumsadım.

    Sanki, sanki, sanki, sanki...

    İnsanlar kendini doğanın efendisi ilan edip diğer canlılardan üstün olduğunu düşünseler de ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Biz de salt bir canız ve diğer canlarla birçok ortak yanımız var. Aşkta, savaşta, barışta, yenilgide, zaferde, sevgide birçok birçok ortak yan...

    (Şimdi kitabın sayfalarına akalım...)
    Dorukısrak'ı Hüseyin'in oğlu İbrahim (Üssüğünoğlu İbraam) at güçlü ve gençken kendi çıkarı için sonuna dek kullandı. At yarışlarında onun sırtından para kazandı. Dorukısrak yaşlanınca ise onu kapı dışarı etti. Yılkıya bıraktı. Sıcacık ahırından başka yaşam alanı olmayan Dorukısrak sargın fırtınada, keskin ayazda acaba neler neler yaşayacaktı?Bütün bunlar İbrahim'in zerre umrunda değildi. Onun tek derdi ahırdaki saman eksilmesin. Aman cebinden gitmesin. İbrahim'in şöyle bir düşüncesi daha vardı: Eğer Dorukısrak bahara kadar canavarlara ve satlıcana o güzel canını kaptırmazsa başına bir yular geçirip onu yine ahırına alacaktı. Çünkü köylünün işi gücü için çalışacak hayvan gerekti. Ama şimdi aman samanı eksilmesindi.
    İbrahim'in bu davranışını ailesi onaylamasa bile sesini çıkartamadılar. İçinden kızdılar ve Dorukısrak'ı ahıra almadılar.
    Doru önce anlayamadı ne olduğunu. Defalarca ahırın yoluna düştü. Ahırın kapısına dayandı. Al tayına seslendi. Kişnedi, çığlığını duyurmak istedi. Her seferinde lanet olası İbrahim'in kalın değneği ile karşılaştı ve onca emek verdiği ocağından umudunu kesti. Yollara düştü...

    (İbrahim bana şunu düşündürdü: Acaba onu bu denli duyarsız, duygusuz, paragöz, hırslı ve acımasız yapan yokluk muydu?

    İbrahim sanki bu sorumu duymuş gibi bir yerde şöyle seslendi: "Ben de az gâvur değilim haa... Ben de dinsizim. O beli yumuşak zabını yılkıya bıraktığım için. Emme, kim dinsiz değil? Kim imansız değil? Herkesin yaptığı bu... Ben icat etmedim ya!"

    İbrahim'in kötülüğü toplumdan beslenmişti. Yoksa yokluk içinde bile insan yüreğini varsıl kılabilirdi. Zaman zaman öfkeli olsa da insan kalabilirdi. )

    Yollara düşen Doru'nun yalnızlığını Çılkır'ın yalnızlığı duydu. O soğuk yalnızlıkta birbirlerine sokuldular. Sımsıcak karıştılar. Bir olup zorlukların üzerine yürüdüler. Artık bir eşi vardı Doru'nun tek başına değildi. Derken bir gün karşına başka bir at daha çıktı. Adı Aygır'dı. Gençti, kuvvetliydi. Çılkır'dan daha kuvvetliydi, kurtları boğup atacak kadar kuvvetli. Çılkır'ın üzerine de atıldı. Zavallı Çılkır Doru'nun gözü önünde yenik düştü, gururu incindi. Çünkü Doru Çılkır'ı bırakıp Aygır'ın arkasından yürüdü. Aygır ise kendinden oldukça yaşlı ve çelimsiz olan Doru'nun yüzüne bile bakmadı. Ama onun lideri olduğu sürüye katılmasına da ses etmedi. Çılkır da daha sonra bu sürüye katıldı. Sürüdeyken yeniden Doru ile yakınlaştılar. O sürünün içinde birbirlerinin soluklarını yakından duydular.

    Yine karın, ayazın sargın olduğu bir zamandı... Doru sürünün arkasında kalmıştı. Artık adım atacak hali yoktu. Bedeni ölüme teslim olmak üzereydi. Onun yanına gelip ona destek veren tek at eşi Çılkır'dı. Yaşam soluyordu adeta kendisi de ölümün eşiğindeyken ... Kurt sürüsü yakaladı Çılkır'ı. Boğdu bir kenara fırlattı. Çılkır artık bir leşti. Kartala, tilkiye leş... Doru ise zayıf bedenini köyüne atmayı başardı. Köyde ona Hıdır Emmi sahip çıktı. Salt iyiliğinden mi? Hayır Hıdır Emmi'ye iyi desinler diye...
    Gösteriş için de olsa Doru'yu ayağa kaldırmayı başardı. Doru ayağa kalkar kalkmaz ahırı birbirine kattı. Çünkü artık o özgürlüğü solumuştu, boynu hiçbir yulardan geçmezdi. Hıdır Emmi de köylünün meydanda kalabalık olduğu bir sırada saldı Doru'yu! Hıdır Emmi iyi desinler yeter ki! İyi, dediler Hıdır Emmi'ye davulun her yanına vuran köylü...
    Doru doğaya karışınca buldu yılkı atlarını. (Atların sevinçten kişnemelerini okumadım, duydum duydum. :) )

    Ve bahar geldi. Doğaya can veren, yaşam müjdeleyicisi bahar!
    Kurnaz köylüler hiç düşünmeden yazıya saldıkları yılkı atların ardına düştüler. Bunlardan biri de elbette İbrahim'di. Önüne kattı al tayı, eline aldı yuları... Buldu yılkı atlarını. Doru al tayını görür görmez şahlandı. Evladını kokladı. Tam o sırada yuları başından geçirecek oldular. Doru şaha kalktı. İbrahim'in üzerine geldi. İbrahim korktu, geri çekildi. Sanki Doru "Artık bu yular bu boyundan geçmez." diyordu. Canım Doru, özgürlüğü, direnişi soluyan Doru...

    Al tayını da ardına düşüren Doru hızla gözden kayboldu.
    İbrahim daha sonra ne yaptıysa ne ettiyse onlara ulaşamadı.

    Yorum...

    İbrahim'e kuracak cümle bile bulamıyorum. O kadar çok var ki ondan. Ben Doru üzerine konuşmak istiyorum. Yazar Doru'yu başarılı bir şekilde anlatmıştır. Doru'nun kapı dışarı edilişi, arkasından verdiği mücadelesi ve mücadele sonrasındaki duruşunda insana özgü yan vardır. Hep özlemini duyduğumuz gerçek bir insana... Ama aynı zamanda Aygır'ı görünce Çılkır'ı bırakıp arkasına bakmadan giden Doru'da da insana has yanlar vardır. En iyisi benim olsun diyen, güçsüzlüğü sevmeyen içinden karası, yarası eksik olmayan İNSANA... Yazar insan dışındaki bir karakterde bile gerçekçilikten uzaklaşmamıştır.

    Her bir olayda örtülü bir anlam söz konusudur. Sözgelimi İbrahim'in yuları Doru'nun boynuna geçirirken al tayı kullanması bana aile kavramını sorgulattı. İşte yaşamda da böyle diye düşündüm: Çocuklarımızı kullanarak boynumuzdan o yuları geçiriyorlar. Behçet Necatigil der ya "Biz bu kadar eğilmezdik. Çocuklar olmasaydı."

    Ama canım Doru gelmedi bu oyuna.

    Kitabın sonunda Doru İbraam kafalılara sağlam bir tokat indirdi. Ne yalan söyleyeyim. O an Doru'nun yanında bir yoldaş olup onunla birlikte yitip gitmek istedim...

    Yazara yönelik küçük bir not: Abbas Sayar Yozgatlı olduğu için mi bilmiyorum, kullandığı sözcüklerin çoğu benim kültürüme de ait. Bu yüzden kitabı okurken ayrı bir tat aldım. Aaaa bu sözcüğü burada kullanmış, diye ailemle bile paylaşımda bulundum. Bazen de kullandığı sözcükleri sözlükte bile bulamadım. O an çok üzüldüm. Çünkü halk ağzına yabancı bir nesiliz. Benim işim gücüm Türkçe olduğu halde kendimi dilimin zenginliği karşısında zayıf buldum. Abbas Sayar'ın ise dile olan yetkinliği karşısında hayran kaldım. Diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Sözcüklerin ardından giden biri olarak bana çok şey katacağını düşünüyorum...

    Aaaa çok şey yazmışım. :)
    Neyse burada sözlerime son veriyorum:

    Sizler de yılkı atlarını tanıyınız.

    Keyifli okumalar...
  • Sevgili Dost,
    Aristo'nun tabiriyle, "Birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen," dostlarla ne işimiz var.Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikastı haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var.Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabelerimiz var.Bizim, "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız", "Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz", "Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız", "Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın," diyen bir peygamberimiz var! "Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz, " diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.
    A. Ali Ural
    Sayfa 39 - Şule yayınları/50.özel baskı
  • 192 syf.
    ·48 günde·Puan vermedi
    "Ben bir akvaryumun, camım düz ve parlak, suyum berrak. Hiçbir şey ve hiç kimse bana nüfuz edemeden sezgimin suyosunları sağa sola sallanıp duruyor. Bu camdan kafesin içinde aydınlık, şeffaflık varsa, tecrit, sessizlik ve ıstırap da var."



    .
    .
    .

    Mutlu hafta sonları

    Tüyap Kitap Fuarından aldığım en çılgın kitap #enigma Stand görevlisi pek çok övmüştü ve sıradışı bir şeyler okumanın hoşuma gideceğini düşündüm bende. Görevli haklı çıktı mı çıkmadı mı benim hoşuma gitti mi gitmedi mi pek emin olmamakla birlikte sevdiğim bir okuma gerçekleştirdim diyebilirim




    .
    .
    .




    Ders vermekten sıkılmış bir edebiyat profesörü, yazar olmayı delicesine isteyen genç bir kız, yetenekli bir şair ve zeki bir kiralık katil olmayı aynı anda başaran genç bir adam ve konuşmayı pek sevmeyen Japon kız… Bu dörtlü çete hem şimdinin ve geçmişin acılarını gizemlerini paylaşıyorlar, hem cinsel hayatlarını keşfediyorlar hem de sonunu beğenmedikleri romanların sonlarını değiştiriyorlar. Sizce de kulağa delice gelmiyor mu?




    .
    .
    .


    Yazarın kitabın içersinde kendisini de eleştiriyor olmasını ayrıca takdir ettim. Okuyan kesime baktığımda ne ilginç ki, sonunu beğenmemişler Halbuki dert edilecek şey mi değiştirin gitsin Ve tabi çoğunluk kitleye oranla ben kitabın sonunu sevdim, hatta hiç beklemediğim bir sonla bitmiş olması kitap içinde kitap anlatılmış hissi uyandırdı bende. Tabulardan uzak kalarak okunacak bir kitap #enigma ve bence beğenmedikleri sonlara yeni sonlar yazmak da çok keyifli. Karamazov kardeşlerin veya Oblomov'un sonunu değiştirdiğimi düşünsenize Çıldırırsınız

    .
    .
    .



    Ve dipnot olarak şunu söylemek istiyorum. Lütfen ama lütfen kitap kapağına bakıp ne yorum yapın ne de bana 'ayıp ayıp sen annesin ne biçim örnek oluyorsun' tarzında mesajlar atmayın. Kitabın kapağını da değiştirin
    he olmadı kaplıkla kaplayın ama beni germeyin rica ediyorum
  • Allah Teâlâ'nın isimleri doksan dokuz isimden ibaret değildir. O'nun ayet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce'de geçen bir hadiste bu doksan dokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:

    1) ALLAH: Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah'ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.

    2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah'ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi'dir. Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan rubûbiyeti ve O'nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta ne varlıktan, ne de tekâmül'den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa, bunlarda yüce Allah'ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah'ın sıfatlarının belirtisi vardır.

    3) RAHMAN: Allah'ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah'tan başkasına verilmesi uygun görülmez. "Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan" diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah'ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. "Esirgeyici" olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. "Acıyan" diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız.

    Rahman, "pek merhametli" şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah'ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O'nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde "Rahman" ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahman'ın en güzel açıklamasıdır.

    4) RAHÎM: "Çok merhamet edici' anlamında bir isimdir. Allah'ın sıfat ismi olmayıp, Allah'tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat "rahmet" mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahman ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:

    a) Rahman sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah'ın hakkında "Dünyanın Rahman'ı ahiretin Rahîm'i" ifadelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahman sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.

    b) Rahman sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah'ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.

    c) Rahman sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkan bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sıfatının ifade ettiği mânâda mü'min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği manada ise, mü'min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.

    5) el-MELİK: Yüce Allah Melik'tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O'na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah'tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegane hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan Allah'tır...

    6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır (Haşr, 59/23; Cum'a, 62/1).

    7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, salimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah'tır (Haşr, 59/23).

    8) el-MÜMİN: Allah'ın, iman ve güven veren, her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah'a iltica edilmeli, O'na sığınılmalıdır.

    9) el-MÜHEYMİN: Allah'ın, görüp gözeten, her şeye şahit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.

    10) el-AZİZ: Allah'ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah'tır.

    11) el-CEBBAR: Allah'ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah'ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir.

    Yüce Allah'ın "Cebbâr" sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O'nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O'nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.

    Ancak Allah'ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah'ın emirlerini dinlemeyip O'na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah'ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez.

    "Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (Âli İmrân, 3/83).

    12) el-MÜTEKEBBİR: Allah'ın, her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O'nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak manada büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah'ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri, inkârı imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..

    13) el-HÂLİK: Allah'ın, yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah'tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O'dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O'nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.

    14) el-BÂRÎ: Allah'ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah'tır.

    15) el-MUSAVVİR: Allah'ın, yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.

    16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah'ın ayrılmaz sıfatlarındandır.

    17) el-KAHHÂR: Allah'ın, ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu manasına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O'nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah'ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.

    18) el-VEHHÂB: Allah'ın, çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.

    19) er-REZZÂK: Allah'ın, bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifade eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah'tır.

    20) el-FETTAH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran manasına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların işlerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah'tır. Her işinde üstün gelen O'dur.

    21) el-ÂLİM: Allah'ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu manasını ifade eder.

    22) el-KÂBID: Allah'ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık olduğu anlamına gelir.

    23) el-BÂSIT: Allah'ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifade eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.

    24) el-HÂFID: Allah'ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.

    25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah'tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O'dur.

    26) el-MU'İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.

    27) el-MÜZİLL: Yüce Allah'ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.

    28) es-SEMI': İşiten, işitme kuvvetine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.

    29) el-BASÎR: Her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.

    30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.

    31) el-ADL: Allah'ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır (A 'raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80).

    32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır (En'âm, 6/103).

    33) el-HABÎR: Her şeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan.

    34) el-HALİM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.

    35) el-AZİM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O'ndadır.

    36) el-GAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.

    37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini artırarak şükür muamelesi yapandır.

    38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O'nun hükmü ve emri altındâdır.

    39) el-KEBİR: Büyük, yüce anlamında olup, Allah'ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.

    40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan. Yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.

    41) el-MUKÎT: Her şeyi lâyıkıyla bilip gözeten ve her şeye kudreti yeten. Amelleri zayi etmeyip koruyan. Rızıkları yaratıcıdır.

    42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir (Ahzâb, 33/39).

    43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.

    44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va'dini yerine getirendir.

    45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır (Nisâ, 4/1).

    46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O'na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir (Bakara, 2/186).

    47) el-VASİ': Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevi genişlik verendir (Bakara, 2/247).

    48) el-HAKIM: Her şeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.

    49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, salih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegane lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır (Hud, 11/90).

    50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir (Hud, 11/73).

    51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarıa göre insanlara peygamberler gönderendir.

    52) eş-ŞEHÎD: Her şeye şahit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muamelesini de buna göre yapandır.

    53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır (Hacc, 22/6).

    54) el-VEKİL: Hayatını, O'na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O'na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir. İdaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayandır.

    55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Her şey O'nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O'na boyun eğmek zorundadır.

    56) el-METİN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O'na zor değildir.

    57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.

    58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.

    59) el-MUHSÎÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.

    60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O'ndan başka yaratıcı yoktur.

    61) el-MU'ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O'ndan başka yaratıcı olamaz.

    62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O'nun öldürdüğüne kimse hayat veremez (Fussilet, 41/39)

    63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.

    64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.

    65) el-KAYYÛM: Baki ve ebedi olan; her şeyin O'nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır (Bakara, 2/250; Âli İmrân, 3/1).

    66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O'na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.

    67) el-VAHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı, dengi ve benzeri bulunmayandır.

    68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.

    69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O'ndandır (Bakara, 2/20).

    70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.

    71) el-MUKADDİM: Her şeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.

    72) el-MUAHHİR: Her şeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece O var (olarak) kalacaktır.

    73) el-EVVEL: Her şeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.

    74) el-AHİR: Her şey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.

    75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.

    76) el-BATIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).

    77) el-VALÎ: İdare eden, bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O'nundur.

    78- el-MUTE'AL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin ve bilinmeyenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.

    79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah'ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır (Tûr, 52/28).

    80) et-TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden, tövbe kapısını açık tutarak tövbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tövbe edenleri bağışlayandır.

    81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adaletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.

    82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.

    83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.

    84) MALİKÜ'L-MÜLK: Her şeyin tek sahibi, her ne varsa O'nundur. Her şey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O'na aittir. O halde Ondan başkasına kulluk edilmez.

    85) ZÜLCELÂL-İ VE'L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegane lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.

    86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır.

    87) el-CÂMİ: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.

    88) GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan sözedilemeyendir.

    89) el-MACİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.

    90) el-MÂNİ': Her şey O'nun emir ve korumasına bağlıdır. O'nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.

    91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.

    92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidayet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.

    93) el-BEDÎ: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O'nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O'dur.

    94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah'ın varlığının sonu yoktur.

    95) el-VARİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, varisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.

    96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren. İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.

    97) es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.

    98) ed-DAR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, aksine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.

    99) en-NAFİ: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yoku var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hakk'tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.

    Allah'ın zâtı, bir, güzel isimleri (esmâü'l-hüsnâ / esmâ-i hüsnâ) ise çoktur. Allah'ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.)'den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm)'den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor:

    "Yüce Allah'ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksan dokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek 'i sever."
  • ŞAKACI İNSANLAR
    Hayat acıdır beyler. Hayat, dikenli bir yoldur. Hayat... Benim tam üç dolu defterim var, bu defterleri hayat felsefesiyle doldurdum. Şimdiye kadar, onaltı bin şu kadar, hayat şudur, hayat budur, hayat şöyledir, böyledir diye, defterime hayat üstüne büyük lâflar yazdım.
    Hayat bir ıstıraptır. Hayat dik ve sarp bîr yokuştur. Hayat akan bir sudur. Hayat bir tiyatro sahnesidir.
    Son defterimin en sonuna da hayat için şunu yazdım: «Hayat nedir?»
    Evet, işte böyle... Hayat acıdır beyler. Anlatayım da, hayat acı mı, değil mi, siz söyleyin.
    işim gücüm yoktu, mirasyedi olduğum için değil, iş bulamadığımdan, iki gündür suyla, havayla yaşıyordum.
    Parkta oturmuş, hayatın ne olduğunu düşünüyordum: Yanımdaki adam gazetesini okuduktan sonra katlayıp cebine koyarken,
    —¦ Müsaade eder misiniz? dedim.
    Adam gazeteyi uzattı. Hemen küçük ilânlara baktım, ilânlardan birini okuyunca içime bir umut geldi- Her yaşta kadın, erkek işçi aranıyordu. Gazeteyi adama verdim. Vakit kaybetmeye gelmezdi. Son gücümü topladım, koşar gibi ilândaki adrese gittim. Şehrin büyük iş ve ticaret yerinde
    26
    kocaman bir hanın beşinci katı; azarlarlar, paylarlar diye asansöre bile binemedim. Beşinci kata geldiğim zaman yorgunluktan merdiven basamağına oturup kaldım, iş is-tiyeceğim 18 numara karşımdaydı. Bir sürü insan içeri ıririp çıkıyordu. Girenler umutlu, çıkanlar kızgın, asık suratlıydı.
    İş verenlerin karşısına canlı çıkabilmek için epey dinlendim. 18 numaralı kapıdan girdim. Karşıma ilk çıkana,
    — Gazetede bir ilân gördüm de... dedim. Odacıya benzeyen adam, eliyle,
    «İçeri gir, bekle!» işareti verdi.
    Salonda sandalye ve koltuklar doluydu. Altı kadın, sekiz de erkek oturuyor, beş kişi de ayaktaydı. Benim gibi zavallı birine sordum,
    — Acaba ne işiymiş? dedim.
    — Bilmiyorum, dedi, sırayla içeri alıyorlar işte... Kimisi on dakika, kimisi yarım saat kadar içerde kalıyor. Sonra bağıra çağıra dışarı fırlıyor.
    Demeye kalmadı, beklediğimiz salondan içeri açılan kapı, küt diye açıldı, yüzü domates gibi kızarmış, ter içinde, şişman bir adam dışarı çıktı.
    — Namussuzlar, alçaklar! Reziller!... diye bağırarak gitti.
    — Her halde işe almadılar da, ona kızmış! dedim. Yanımdaki adam,
    — Galiba, dedi, her çıkan işte böyle bağıra bağıra çıkıyor-
    Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Çok süslü, boyalı genç bir kadın,
    — Bende, dedi, kırıtarak içeri gkdi. Benim gibi bekleyenlerden birine,
    — Acaba içerde ne yapıyorlar? diye sordum.

    — imtihan ediyorlar, zannederim, dedi.
    Aklımdan, okulda öğrendiklerimi geçirmeye başladım. Burası bir ticaret işi yazıhanesi olduğuna göre her halde hesaptan imtihan edeceklerdi. İçimden kerratı bir kere tekrarladım. Sonra iskonto, faiz hesaplarının nasıl yapıldığım düşünmeye başlamıştım ki, içerden bir kadın çığlığı geldi. Kapı kanadı geriye çarptı, kadın alı al, moru mor dışarı fırladı.
    — Ahlâksızlar! Namussuzlar! diye bağırarak gitti. Açık kapıdan dışarıya kalın, kalabalık, rahat erkek
    kahkahaları geliyordu.
    — Acaba kadına bişey mi yaptılar? dedim-Yanımdaki,
    — Zannetmem, dedi, bişey yapmış olsalar bağır-mazdı. Belki zor bişey sormuşlardır.
    Bir delikanlı,
    — Evet, dedi, kadın zora gelmiş olacak. Yanımdaki adam,
    — Erkekler de bağırıyor birader, dedi. Odacı,
    — Sıra kimde? diye sordu.
    Az önce çıkan kadın için «zora gelmiş olacak!» diyen delikanlı içeri girdi. Ben yine, aklımdan mürekkep faiz hesaplarına başlamıştun ki, demin içeri giren delikanlı feryat ederek dışarı fırladı:
    — Bu ne biçim iş! diye bağırarak, kendini merdivene attı. Yanımdaki adam,
    — Bu delikanlı, deminki kadın kadar bile dayanamadı, dedi.
    Benden soma işe girmek için dört kişi daha gelip sıraya girmişlerdi. Bir yandan da yenileri geliyordu.
    Sırası gelip içeri giren, beş on dakika sonra kan-ter içinde, suratı kıpkırmızı, bağıra bağıra, söverek dışarı fırlıyordu.

    Bir görünüp, sırası geleni içeri soktuktan sonra kaybolan odacıyı yakaladım.
    — İçerde adama ne yapıyorlar? diye sordum. Gülerek,
    — Tecrübe yapıyorlar! dedi, gitti.
    İhtiyar kadın da, ihtiyar erkek te öbürleri gibi canlarını kurtarmak istercesine dışarı fırladılar. Bağıra çağıra gidiyorlardı. İçerden her insan çıkışında açık kalan kapıdan içerdekilerin kahkahası geliyordu. Herkes böyle bağıra çağıra çıkıp gittikçe bir yandan seviniyordum. Demek ki onları işe almıyorlardı. Benim işe girme ihtimâlim artıyordu. Ama bir yandan da korkuyordum. İçerde nasıl bir tecrübe yapıyorlardı ki, bütün bu insanlar küfrederek dışarı fırlıyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Eğer iki gündür aç olmasam, işi de, tecrübeyi de, imtihanı da bırakıp gidecektim. Ama, belki işe alırlar umuduyla korku içinde bekliyordum. Benden önceki ihtiyar, rengi kül gibi kapıdan çıktı. Öbürleri gibi bağırıp çağırmaya dermanı kalmamıştı.
    — İçerde ne yapıyorlar amca? diye sordum.
    — Aman sorma, git te gör! dedi. Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Sesimi çıkarmadım. Benden sonraki,
    — Sıra sizin! dedi.
    — Siz buyurun, benim acelem yok, dedim.
    — Olmaz, ben kimsenin sırasını alamam! dedi. Kerata, tramvayda, otobüste olsa sıra saygı dinlemez, beni omuzlar geçerdi.
    — Rica ederim buyrun.
    — Yooo... Vallahi olmaz, önce siz buyrun! Kapıcı arkamdan itti. Kapıyı kapadı. İçimden Allaha
    dua ediyordum:

    «Hey Yarabbim! Sen beni mahcup etme! Sen bana kuvvet ver! Tecrübe midir, imtihan mıdır, şunu bir yüzümün akı ile atlatıp bir iş güç sahibi olayım...»
    içeri girdiğim zaman belki açlıktan, belki korkudan gözlerim karanyordu. Burası, dayalı döşeli koskocaman bir yazıhaneydi. İçerde, sayamadım ama, belki on kişi vardı. Benden önce çıkana hâlâ kahkahalarla gülüyorlar, gülmekten gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Hepsi de şişman, göbekli, gerdanlı insanlar olduklarından gülmek onlara yakışıyordu. Üstü camlı kocaman bir masanın arkasında oturan adamın karşısına geçtim. Adamın bana ilk sorusu,
    — Şakayı sever misiniz? oldu.
    işe girebilmek için acaba ne cevap vermeliydim? Adamları teker teker süzdüm, içlerinden hiç benim gibisi yoktu. Hepsi de iyi giyimli, şişman, besili, yanaklarından kan damlayan insanlardı. Bu adamlar herhalde şakayı sevi-yorlardır diye düşündüm, zoraki bir gülümseyişle,
    — Elbette şakayı severim efendim, hem de çok severim, dedim, hiç şakayı sevmeyen insan olur mu?
    — Madem ki şakayı çok seversin, otur şu koltuğa, dedi.
    Açlıktan ayakta duracak halim yoktu ama, saygılı davranmak için,
    — Ayakta dururum efendim, dedim.
    — Yoo, olmaz. Madem şakayı seviyorsun, oturursun-
    Şakayla oturmak arasında bir ilinti bulamadım ama, söz dinlemiş olmak için,
    — Teşekkür ederim, dedim, oturdum.
    — Yoo, yoo, ona değil, şu koltuğa otur. Gösterdiği koltuğa oturdum.
    — Burada gördüğün herkes, hepimiz çok şakacıyız, dedi.

    — Çok güzel efendim. Bendeniz de şakaya bayılırım.
    Adam sağdan, soldan konuşmaya başladı. Arasım bana sorduklarına kısa, terbiyeli cevaplar veriyordum. Ama bana bişeyler oluyordu. Affedersiniz, oturak yerimden bir sıcaklık bastı, olur şey değil. Gittikçe sıcaklık artıyor. Artık bu sıcak değil, ateş... Kızgın tavaya konmuş kestane gibi, altımdan doğru kebap olmaya başladım. Allah Allah... Acaba hasta mıyım? Benim bildiğim, insana ateş, altından değil, başından gelir. Sağa sola kıvranıyorum, olmuyor. Ben kıvrandıkça, onlar da bana bakıp bakıp gülüyorlar. Zaten adamlar şakacı, benim halim de gülünmiyecek gibi değil ki... Canım yanıyor ama, ben de onlara bakıp gülmeğe başlıyorum. Altımdan öyle bir ateş geliyor ki, sanki tutuşacağım. Karşımdaki,
    — Ne o, rahatsız mısınız? dedi. «Hastayım» desem, belki işe almaz, onun için,
    — Hayır, sıhhatim yerinde, turp gibiyim, dedim.
    — Neden öyle kıvranıyorsunuz?
    Adamlar kahkahadan kırılıyorlar. Bir bahane bulmak için,
    — Affedersiniz, dedim, fistülüm var da... Müsaade ederseniz ayakta durayım, oturamıyorum.
    Artık gülmekten yerlere yatacaklar- Her tarafımdan terler boşanıyor. Alnımdan akan terleri sildim, ayağa kalktım, «Ne gülüp duruyorsunuz?» diye bağıracağım, ama adamlar şakacı, ya beni işe almazlarsa...
    Masadaki adam zile bastı gelen odacıya,
    — Beye bir çay getir, dedi.
    Buna sevindim. Demek ki, beni beğenmişlerdi. Açlıktan karnım gurulduyordu. Sıcak çayı içersem, açlığımı bastırırdı. Odacı çayı getirdi. Ben ayaktaydım. Bardağı «lime aldım, iki kesme şekeri çaya atar atmaz puff diye çay köpükler saçarak havaya fışkırdı. Neye uğradığımı

    şaşırdım. Elimden bardağı zor attım. Üstüm başım köpüklü çay içinde kalmış, ellerim sıcak çaydan yanmıştı. Herhalde bir pot kırmıştım. Adamlar gülmekten artık yerlere yuvarlanıyorlardı. Doğrusu gülünmiyecek halde de değildim.
    içlerinden biri kahkahalar arasında,
    — Şu karşıki kapıyı aç da, masanın üstünde bir dosya olacak, onu getir, dedi.
    Adamın gösterdiği kapıyı açtım, dosya falan yoktu. Arandım, tarandım, yok... Hay Allah, yok desem, acaba beceriksiz mi derler? Korkarak,
    — Yok efendim, dedim. Hâlâ gülen adam,
    — Buradaymış, gel! dedi. Tam gelirken,
    — Aman, kapıyı açık bırakmışsın, dedi, hemen kapa!
    Kapıyı kapadım. Bu sefer başka biri sormağa başladı. Ama, sorularına cevap veremiyorum ki... Bir hapşırık tuttu beni. Bütün terslikler üstüste geliyor.
    — Adınız ne?
    — Adım... hap... hap, hap, hap şuuu... Me, mem, Meh... hap, hap, hapşuuuu... Adım Mehmet... şuuu!...
    Adamlar yerlere yuvarlanıyorlar. Şu başıma gelenlere ne diyeyim bilmem ki?.. Tam kırk yılda bir iş çıktı, yok oturak yerime ateş basar, yok çayı dökerim, hapşırı-rım...
    — Kaç yaşındasınız?
    — Ki... ki, ki, hapşuuuuu!... Kırk bir. Hapşuuuu... Gülmekten boğulacaklar, içlerinden biri,
    — Karşıda musluk var, git suratını yıka! dedi. Yüzümü yıkayınca biraz açıldım, hapşırık kalmadı
    ama, bu sefer başladı gözlerim sulanmaya... Göz sulanması değil, basbayağı hüngür hüngür ağlıyorum. Olur şey

    değil, biç başıma gelmemişti. Acaba açlıktan mı, bilmem ki... Maskara oldum gitti adamlara... Böyle sakar, bir hapşırır, bir zırlar adamı işe alırlar mı?
    — Neden ağlıyorsunuz?
    — Ben mi? Bilmem... Annem rahmetli...
    Bir gülüyorlar, bir gülüyorlar ki... Lâf değil, hüngür hüngür ağlıyorum. Bir tanesi, dolaptan bir şişe kolonya çıkardı.
    — Biraz koklayın, açılırsınız, dedi...
    Avucuma döktüğü kolonyadan derin bir nefes aldım. Galiba sinir kolonyasıymış. Oooh, içim açıldı. Bende bugün mutlaka bişey var. Bu sefer de hıçkırık tutmasın mı? Hıık, hıık... Adamlar bana deli diyecekler. Bir ağlar, bir hapşırır, bir hıçkırır. Hâlâ ne diye kovmuyorlar bilmem...
    — Ne iş yapardınız?
    — ön... hııyk... ce... hıııyk... boyacılık... hııyk.
    — Aman, yeter, sus! diye bağırıyorlar- Gülmekten ölecekler.
    — Şu dolabı açar mısınız?
    Dolabın kapısını açarken sanki top patladı: gümm! Ben korkudan yere yuvarlandım. Olursa bu kadar terslik olsun. Artık işe filân almazlar. Bişey değil, adamlan güldüre güldüre öldüreceğim.
    İçlerinde en irisi masanın üstündeki tozu üfledi. Biraz sonra da boğulur gibi kahkahalar arasında,
    — Neye kaşınıyorsunuz? diye sordu.
    — Vallahi temizim, dün yıkandım ama, bilmem nedense bir kaşınmadır geldi üstüme.
    Pire desem değil, pire insanın bir yerine girer. Benim her tarafım kaşınıyor: Hart, hart, hart... En yaşlı olanı,
    — Tahsiliniz ne? diye sordu.
    — Edebiyat Fakültesini bitirdim.

    Kulağını ağzıma yanaştırdı,
    — Hızlı söyleyin, ağır işitirim, dedi.
    Kulağında, ağır işitenlere özgü âlet vardı. Bir yandan hart, hart kaşınırken, bağırdım:
    — Edebiyat Fakültesi...
    — Ha?...
    Ağzımı âlete yapıştırdım:
    — Edebiyat... derken, adamın kulağındaki âletten suratıma fıskiye gibi su fışkırmasın mı? Neye uğradığımı şaşırdım. Olduğum yerde yıkıldım. Burası yazıhane değil, perili evdi. Açlıktan da gözlerim dönmeğe başladı.
    Yalnız ben değildim yerde. Onlar da gülmekten yerlere serilmişlerdi. Bir zaman kahkahadan sara nöbeti geçirir gibi yerde debelendiler. Neden sonra kendilerine geldiler. Ayağa kalktılar- Artık gülmüyorlardı. Hepsi birer ciddî iş adamı olmuşlardı. Şaka maka kalmamıştı. Bir tanesi,
    — Aferin, dedi, çok iyi dayandın. Şimdiye kadar belki kırk kişi geldi, hiçbiri sonuna kadar dayanamadı. Hattâ ilk tecrübede kaçanlar bile oldu.
    — Anlamadım beyefendi, neye dayandım?
    — Amerikada şaka malzemesi imâl eden bir fabrika var. Bize iş teklif etti. Bazı şaka malzemesi gönderdi.
    — Evet?...
    — Bu şakaların bazısı ağır oluyor, tehlikeli oluyor. Onun için önceden bir tecrübe yapmak istedik.
    Sonra birbirleriyle konuşmaya başladılar:
    — Amerika'da bu eşyaları satan tam 10 bin mağaza; varmış.
    — Evet, evet... Senede 20 milyon dolardan fazla ciro yapıyorlarmış.
    — Burada da iyi satış olacak... Tecrübe de gösterdi ki, hiçbir tehlikesi yok.
    — Fabrika bize elli kalem mal teklif ediyor.

    — Öbürlerinden de istiyelim. Bu işte kazanç var. Çünkü bizim halkımız Amerikalılardan daha şakacıdır. Biz şakayı seven insanlarız.
    En yaşlı ve en şişmanlan, kâtipleri olduğunu tahmin ettiğim birine,
    — Not et, dedi, iki bin tane sandalyeye konacak kıç kızdırma levhası, on bin kutu kaşıntı tozu, beş yüz sandık hıçkırık kolonyası, beş bin düzine su fışkırtan sağır âleti, yirmi bin şişe göz yaşartıcı su, beş ton deli şeker, otuz bin kutu patlama kapsülü... Hepsini yaz, hemen göndersinler.
    Beni takdir ettiklerine göre herhalde işe almış olacaklardı. Ama doğrusu, işimin ne olduğunu anlayamamıştım- Kendi aralarında konuşurlarken beni bir kenarda unutmuşlardı.
    Benimle en çok uğraşana,
    — Beyefendi, dedim, acaba işe kabul olundum mu?
    — Haaa, dedi, bak seni unutmuştum. Evet, isteklilerin içinde senden daha dayanıklısı çıkmadı. Seni işe aldık.
    Kâtibine döndü:
    — Muhasebeciye söyle, vezneye söylesin, bu adama iki buçuk lira versinler.
    Sonra bana,
    — Bizim şirketimiz, Amerikadaki fabrikadan her ay bu şaka malzemelerinin başka çeşitlerinden getirecek, dedi. Sen her ayın üçünde burada bulun. Yeni gelen şaka âletlerini üzerinde tecrübe ederiz. Sonra gider vezneden iki buçuk liram alırsın. Her aym üçü, unutma!...
    — Hı hu... diye güldüm. O da güldü:
    — Çok şakacısınız. Ben de şakayı çok severim. Gülüyordum. O da gülüyordu. Aç maç ama, bütün
    gücümü toplayıp herifin burnuna bir yumruk indirdim,

    geri geri gitti, kıçının üstüne düştü. Burnundan fış, diye kan fışkırıyordu. Öbürleri de şaşırmışlardı.
    — Size küçük bir şaka yaptım, dedim.
    — Ama böyle de şaka olmaz ki... Bu eşek şakası...
    — Ne yapalım, biz fakiriz. Ayda kazanacağımız iki buçuk lira ile sizin getirttiğiniz şaka oyuncaklarından alamayız ki... Sizin hatırınız için, şaka da mı yapmıyalım? Aletsiz şaka işte bu kadar olur.
    Kapıyı, çat diye kapadım, çıktım. Hemen evime gittim- îçi hayat felsefesiyle dolu defterimin en sonuna şunu yazdım: «Hayat acı bir şakadır.»
  • Ders çalışmayı sevmeyen var mı?
  • Sevgili Dost,

    Aristo'nun tabiriyle ,"Birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen,"dostlarla ne işimiz var. Bizim, Peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca Peygamberin yatağına yatan Ali'miz var.Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabelerimiz var.Bizim,"İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız", "Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe(istemedikçe) gerçek mümin olamaz", "Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selâmlaşınız", Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın", diyen bir peygamberimiz var!
    "Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz" diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil,dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.

    Sevgili Dost,

    Dostluk gündüz görünmez; o, ateşböceği gibi yalnız geceleyin parlar.