Yu Hua’nın Yaşamak’ı, bir roman değil; toprağa düşen bir tohumun çatlayışı, bir insanın kemiklerinde biriken tarihin ağır hikâyesidir. Fugui’nin yıkıntılar üzerinde yükselen direnci, Çin’in modernleşme fırtınasında savrulan sıradan insanın trajedisini anlatırken, okuru “yaşamak” denen o acımasız lütfun içine çeker. Yazar, sade diliyle bir nehir yatağı kazar: Başlangıçta sığ görünen sular, ilerledikçe derinleşir ve insanı boğacak kadar güçlü bir hüzne sürükler.
Her kayıp, Fugui’nin ruhunda bir çentik açar; ölümler arasında sıkışan hayat, bir tarladan geriye kalan son sap gibi eğilir ama asla kırılmaz. Yu Hua, acıyı romantize etmez, onu soluksuz bir gerçekliğe dönüştürür. Sanki her sayfada, “İnsan neden yaşar?” sorusuna cevap ararken, cevabın sorunun kendisinde gizli olduğunu fısıldar: Yaşamak, yaşamaktır.
Bu kitap, bir metinden çok bir aynadır. Bakan, kendi acısının sınırlarını ve direncinin sırrını görür. Hüznü kanıksatan bir şiir gibi… Belki de hayat, Fugui’nin sonunda oturup seyrettiği o kuru tarladır: Çorak, yalnız, ama hâlâ bir umutla titreyen.
Not: Sizce bu kapak fotoğrafı ne anlatıyor?