Agatha Christie'nin en çok konuşulan romanları arasında Doğu Ekspresinde Cinayet ve 10 Kişiydiler her zaman ön sıralarda yer alır. Haklı olarak. ABC Cinayetleri bu listede hak ettiği yeri çoğu zaman bulamaz. Oysa kurgu zekâsı açısından o iki romanla boy ölçüşebilecek, hatta bazı açılardan onları geride bırakabilecek bir eser.
Roman, Poirot'ya gelen gizemli bir mektupla başlar. Gönderen, bir sonraki cinayetin nerede ve ne zaman işleneceğini önceden haber veriyor. Andover'da, A soyadlı biri. Ardından Bexhill'de, B soyadlı biri. Her cinayetin yanında bir ABC tren rehberi. Her seferinde yeni bir mektup, yeni bir şehir, yeni bir harf. Her şey meydan okuyan, imzasını atan, yakalanmaktan zevk alan bir seri katilin profilini çiziyor.
Dönemin kriminoloji anlayışı ve polisiye kurgunun yerleşik refleksleri, Christie'nin elinde birer tuzağa dönüşüyor bu romanda. Christie, okuyucuyu bilinen bir kalıpla karşılaştırarak önce rahatlatıyor, ardından zihnini belli bir yöne doğru kilitliyor. Tam bu noktada asıl sorulması gereken soru ortaya çıkıyor ama yazar bunu öyle ustaca gizliyor ki sonunda fark ettiğinizde işi işten geçmiş oluyor.
Poirot bu romanda alışılmadık bir konumda. Cinayetleri önceden haber alıyor ama engelleyemiyor. Bir sonraki kurbanı biliyor, koruyamıyor. Serinin diğer kitaplarında Poirot'yu genellikle olayların merkezinde, her şeye hâkim bir figür olarak görürüz. Burada ise bir adım geridedir ve bu çaresizlik, romanda başka türlü elde edilemeyecek bir gerilim yaratıyor. Christie, Poirot'yu köşeye sıkıştırıyor; tam da o noktada dedektifin en keskin zekâsının devreye girdiğini görüyoruz.
Romanın bir diğer güçlü yönü, Poirot'nun dışındaki bakış açısı. Christie, olayları yalnızca Poirot'nun gözünden (Arthur Hastings’in kalemi vasıtasıyla) aktarmıyor; başka bir anlatıcıyı