1965 ilkbaharında Eskişehir'e yeniden gittiğimde, gene sevmiştim orasını. Gürül gürül akan, o sırada tertemiz olan Porsuk Nehri boyunca yürümüştük. 19. yüzyıl Fransız romanlarında yasadışı aşıkların gizlice buluştukları, her bir tarafı sıkı sıkı kapalı, ancak iki yanında iki küçük pencere olan atlı arabalara benzeyen arabalarla gezinmiştik. Adı galiba Çağlayan olan bir otelde, çok yakınında gerçek bir çağlayan varmış gibi, şakır şakır su sesleri arasında uyumuştuk geceleri. Eskişehir'i o zamandan beri görmedim. Ama Anadolu üniversitelerinin en verimlisinin, ne yazık ki belki tek verimlisinin orada kurulduğunu bildiğimden, bu kente duyduğum yakınlık büsbütün arttı.
Köşemdeyim.
Kırmıyorum, ezmiyorum .
Hor görmüyorum kimseyi.
Yok sayıyorum sadece .
Herşeye inat yaşıyorum.
Yoruldukça kendime yaslanıyorum.
Kırıldıkça tanıyorum .
Tanıdıkça yabancılaşıyorum herkese.
Kendi tenhamdayım.
Ben böyle mutluyum.
Hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar... Hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu. Bir aktör ve gözlemci olarak sonuna kadar oyna.