Ama şimdi biliyordum. İlahi olanın parçası olduğumu ve hiçbir şeyin bunu benden kesinlikle alamayacağını anladım. Bu şekilde Tanrı'dan ayrılabileceğimize dair şüphe, evrendeki her tür kaygının sebebidir.
“Derken rüzgâr esmeye başladı. Gündoğusu'ydu esen,Afrika'dan gelen rüzgâr. Ne çölün kokusunu, ne de Magriplilerin istila tehdidini getirmişti.
Bunun yerine çok iyi tanıdığı bir kokuyu ve usulca gelip dudaklarına konan bir öpücüğün mırıltısını getiriyordu.
Gülümsedi. İlk kez böyle bir şey yapıyordu genç kız.
"Geliyorum Fatima," dedi. "Geliyorum"
Bir simyacı haline gelin. Adi metali altına, ıstırabı bilince, hastalığı aydınlanmaya dönüştürün.
Başınıza bir felaket geldiğinde ya da bir şey ciddi bir biçimde "kötüye" gittiğinde - ki bu bir hastalık, servetinizi ya da toplumsal kimliğinizi yitirmek, yakın bir ilişkinin bozulması, sevdiğiniz insanın ölümü ya da ıstırap çekmesi, veya sizin ölümünüzün yaklaşması olabilir onun bir başka yanı da olduğunu, muhteşem bir şeyden sadece bir adım uzakta bulunduğunuzu bilin: bu acı ve ıstırap adi metalinin simyasal bir biçimde altına dönüşmesidir. O aradaki tek adıma teslimiyet denir.
Sizin böyle bir durumda mutlu olacağınızı söylemeye çalışmıyorum. Mutlu olmazsınız. Ama, korku ve acı, çok derin bir yerden, Tezahür-Etmemiş-Olan'dan gelen bir iç huzuru ve dinginliğe dönüşmüş olacaktır. O, "Tanrı'nın, tüm anlayışı aşan huzurudur." Bununla kıyaslandığında, mutluluk gerçekten sığ bir şeydir.
Bir şeyi istediğiniz zaman, sanki hayatınızda o varmış gibi davranın. Bu istek, 'Evrenin ruhu'na gidecek” -Simyacı'ya geçtik galiba, aman hepsi Mevlana'dan arak zaten-“ ve evrenin ruhu, işbirliği yaparak istediğiniz şeyin gerçekleşmesini sağlayacak.